Kuşluk Vakti Sohbetleri – Burak Ertürk

Yusuf ile ortak  zevklerimiz var. Kuşluk vaktine kadar ayakta kalıp, çay eşliğinde muhabbet etmek bunlardan biri. Kişisel ve ortak geçmişimizi irdeleriz çoğu zaman. Verdiğimiz kararlar veya takındığımız tavırların tutarlılığını değerlendiririz. Bu sırada değerlerimizin çoğunun ne kadar romantik olduğunu fark ederiz genellikle. Belki de bu konuda fikri olgunluğa ulaşamadığımızdan ötürü bu kadar romantik, bu kadar ucuzlar, bilemiyorum. Şahsi fikrim bu yönde. Ucuz diyerek aşağılayıp, kendisinden kopamamak ayrı bir iradesizlik olsa gerek. Her neyse, benim böyle tasvir ettiğime bakmayın, Yusuf bu değerlerin çizdiği sınırlar üzerinde dolaşmaktan zevk alıyor. Ben ise birazcık yoruluyorum ne yalan söyleyeyim. Ben yorulunca karşıdakini de yoruyorum sanırım. Konuşmanın ikinci oturumuna geçiş o zaman başlıyor çünkü. İkinci çay bardakları uflaya puflaya doldurulur, sohbetin seyri değişir çünkü. Bu kısım genellikle güzel anıların değiş tokuşuyla gerçekleşir. Karşılıklı olarak bu hikayeleri defalarca duymamıza rağmen neşelerini hiç kaybetmezler.  Bazen kahraman bir aile üyesi, bir arkadaş bazen ise tamamen yabancı bir insan oluyor. Konu çeşit çeşit olabildiği gibi sahnelendiği mekan da değişiklik gösterebiliyor. Ama dediğim gibi, dokusunu hiç kaybetmiyorlar.

 

Değineceğim noktaya temas etmeden önce bazı isimsiz kahramanlara özür borcum var. Anılarını veya yaşadıkları duyguları tasvir ederken yoğun bir betimleme kullanan bu isimsiz kahramanlara zamanında çok atıfta bulundum, çok dalgasını geçtim. Abartılı bulurdum kendilerini. Hatta ve hatta birkaç kelime fazla gözüksün diye bu kadar lafı dolandırdıklarını düşünecek kadar da ileri gitmiştim. Gelin görün ki şimdi bende aynısını yapacağım. Ahınızı aldım, aheste aheste çıkmaz umarım.

 

Geçen yine bu kuşluk vakti sohbetlerimizin birinde, anıların bizde bıraktıklarından bahsettik. Parçayı bütün olarak anımsayamasak da bütüne dair ipucu veren bir parça bile yeterli oluyordu aynı hissiyatı vermekte. Bende şu, sende bu var derken vardığımız ortak nokta, anı olarak adlandırılan bu fikri eylemin materyal bir ön ayağı olduğuydu. Anıların kokusu vardı. Hayır bu derin bir anlamı olan mecazi bir tanım değil. Gerçekten anıyı bütünleştiren parça bizim için kokuydu. Bu özgün kokular, zaman aşımına karşı mücadele eden anılarımızda tek kişilik dev bir kadro olarak sahne alıyorlardı. Kelama ihtiyaç kalmıyordu onlar sayesinde. Yalın oldukları gibi bir o kadarda estetikler ki bunun bir nedeni ise ana fikre uzak olmalarına rağmen bir o kadarda yakın olabilmeleri veya hissettirebilmeleriydi.

 

Deniz kenarında yaşayan biri olarak ferah ve tuzlu bir koku karşılar beni mesela. Bunun yanında net olarak hatırladığım dolmuş var birde. Bahsi geçen dolmuş sakın aklınızda kötü canlanmasın. Bu dolmuş, pazar çıkışı elleri poşet dolu teyzelerin doluştuğu, esnafın ‘’kaptanı’’ tanıyıp muhabbet ettiği, ayakta kalanın muavinlik yaptığı bir dolmuş. Yolun hiçbir zaman uzun gelmediği bir dolmuş. Birçok durağı içerisinde tek bir durağını anımsadığım bir dolmuş. Bıraktığı durakta fahiş fiyata yediğim ekmek arası ve daha birçoğu. Uzak ama bir o kadar da yakın.

 

 

Yusuf-

İğde ağacını bilir misiniz? Bilmiyorum ama benim için anlamı olan bir kokudur. Dedemin yani adını taşıdığım adamın en sevdiği ağaçtı. Dedemlerle beraber yaşıyorduk eskiden yani dedem vefat etmeden önce. Bahçelievler’deki evin küçük odası onların odasıydı, dedem papak dediği beresiyle yatardı ve bahar aylarında odalarında mutlaka suyun içine koydukları çiçekli iğde dalı vardı. Bunlar hatırladığım nadir şeyler. Çok güzel kokar iğde çiçeği. Dedem vefat ettikten sonra daha da anlam kazandı bu koku hepimiz için. Şengül ailesinin ortak koku hafızasıdır iğde ağacı. Neşeli günlerimizi hatırlarım ben ne zaman bahar gelse. Dedemin yaşadığı zamanlardaki yılbaşı akşamlarını ve bayramları… Mesela dedemin sadece bal ve tereyağı yediği sabah kahvaltılarına kadar gider zihnim o kokuyu duyduğum zaman. Dedem vefat ettikten sonra babaannemle Bahçelievler’deki evin ilerisindeki kahvehanenin önünde olan ağaçtan çiçekli bir dalı koparıp eve getirirdik. Dedemin büyük fotoğrafının üstüne koyardık, babaannem hep ağlardı. Mezarının başına da dikmiştik Mösyö’nün ama tutmamıştı.. (Burak ile eski evimizin sokağında da vardı iğde ağacı açar açmaz eve getirmiştim. Böyle işte bu da benim en değerli koku hatıram.)

 

Bu kokular, dolayısıyla anılar, benliğimizde yaşayan bitmemiş hikayeler aslında. Şahsen hep aklıma takılır kendi hikayemde seçebileceğim ama seçmediğim diğer yollar. Ama aklımı en çok meşgul eden ise, ileride seçebileceğim ama seçmeyeceğim yolları da göremeyecek olmam.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s