Eski Dünya Maymunları – Süleyman Gürsel

Birinci Bölüm: Küçük kumların büyük tepeleri

 

Bu, altmış sekizinci gün doğuşu. On sekiz saattir yoldayım. Dışarısının sıcaklığı elli sekiz dereceymiş. Tanrının cezası yol da bitmiyor. Bu sıcaklarda klima beni havaya uçurmak için de güzel neden. Aslında görevim belli ve sapmamam lazım. Son zamanlarda bunun üzerine Hipokrat yemini de etmiş olabilirim. Tabi soracaksın yemininden saparsan ne olur diye. Sanırım öldürülürüm. Aslında bir avuç insandan daha uzaklara kaçıp adanın tekine yerleşebilirim ama bunun için altı tane güneş paneline ve kırk iki tane de tam doldurulmuş bataryaya ihtiyacım var. Neyse, şimdi sen geçmişimi öğrenmek istersin ve nasıl bir yerde yaşadığımı. Tamam! Tamam başlıyorum ama dikiz aynamı kapatma yabancı. Bu günlerde kimin ölümün eyerlerini elinde tuttuğunu bilmiyoruz.
Bundan 877 gün doğumu öncesinden başlayayım. O zamanlar büyük bir şarj istasyonu çalışanıydım. Patronum tam bir ödleğin tekiydi. Hani şu kel, şişman ve açgözlü olanlar var ya evet o tiplerden. Her neyse bu adam hayatıma yeni soluk getirmişti. Bilgili birisiydi aynı zamanda. Öngörüsüz sonuçların her şeyi etkilemesinden önce onun ailesi bir topluluğun başıymış. Topluluğun adına Dünya Toplanmış Devletleri mi ne diyorlarmış galiba. Hatta okuduğum bir kitapta da insanların ikiye ayrılıp bazılarının şu geceleri parlayan el fenerlerinden daha uzaklara gittikleri yazıyor. Hayal etmesi güç değil mi arkadaşım. Seni sevdim sessiz adam ama arada bir konuş olur mu? Ee, yabancı! Yanında bana ödeme yapabileceğin hangi yemekler var peki ya da tohum olarak neler var? Merak etme bu çatlak kafalı, şarjla çalışan kolunu arabaya bağlamış, yırtık kıyafetleriyle çocuğuna yemek alabilmek için dilenen annelere benzeyen Karaçöl sakini sana bir şey yapmaz. Sadece yirmi üç gündür yemek yemiyorum o kadar.

Teşekkür ederim Karaçöl sakini. Benim de bir görevim var.

Ee, görevinden bahset o zaman. Görünüşe göre kara çöl taraflarından değilsin. Seni buraya çeken nedir pembe derili arkadaşım. Karaçöl büyüktür. Büyük tanrı piramidinden, büyük yeşil özgürlük tapınağına kadardır ve ben bu topraklarda yaşayan herkesi bilirim.

Sana bundan bahsedemem yaşlı adam. Benim Dünya Birlik başkanınızı bulmam gerekli.

Ha! Onu tanıyor musun?

Bu sorunuza cevap vermem sonucu değiştirmeyecek ama evet. Bu zamana kadar anlattığınız her şey hakkında bilgim var ve bilmediğiniz çoğu şey hakkında da. Biliyorum cümlesinden ne yazık ki nefret ediyorum.

Küstahlıkta üstüne yok pembe surat. Büyük ve yüce Özgar biliyor ki bu hayat bir sınav bu yüzden de başımıza başkanımızı getirdi. Tanrım Özgar sen onu koru. Başkan Özgar’ın oğlu ve bize Özgar’ın emirlerini gösteriyor. Özgar ve oğlundan başkası gerçeği bilemez. Sen bile.

Tamam, sorun yok. Beni ona götür sadece o kadar. Bu ilahi bir iş.

Seni gözüm tutmadı pembe surat ama öyle diyorsan öyle olsun. Yüce Özgar benim yanımda ve kötü bir niyetin varsa seni cezalandırır oraya gitmeden.

Araba şarj istasyonunda durdu. Burası Kara çölün en verimli bölgesiydi. Artanktik havuzu… Burada bulunanlar, genellikle yıldızlararası uzaklıktan sırf ticaret uğruna gelmiş garip cins yaratıklar, Karaçöl sakinleri, beyaz dağların çekik gözlü insanları ve köle namına satılan, uzun dişli, uzun tırnaklı, kambur, kıllı ve iri yapılı, kör gözlü yeraltı insanlarıydı. Bu insanlar büyük yok oluştan sonra toprak altında yaşamaya başlamışlar ve yavaş yavaş şimdiki hallerine dönüşmüşlerdi.
Yaşlı adam haritayı açtı.

Özgar tapınağı güneyde ve buradan sonrası Kıbrısiyat tepesine gidiyor. Oradaki büyük yapılara dikkat et evlat. İçerisinde yamyamlar bulunur. Eğer şansımız varsa en iyi ihtimal birer kol bırakırız. Şimdi anladın mı neden bir şarj cihazı ile dolaştığımı?

Komikliklerde üzerinize yok Karaçöl sakini. Ne kadar erken, o kadar iyi. Burada fazladan beş dakika bile geçirmek istemiyorum.

Haritadaki yırtıklıklar gibi yaşlı adamın arabasında da geçmiş zamanlardan kalan çizikler vardı. Bu çizikler yaşlı adamın köle diye tabir ettiği yamyamların, aracın üzerinde bıraktığı hatıralardı ve ne yazık ki bu hatıralara yenisini eklemek için yola çıktılar. Tam tepedeki turuncu olan güneşin, kıyıdaki mavi olan güneşe dönüşmesine kadar yol gittiler ve artık Kıbrısiyat tam karşılarındaydı. Sararmış sakallarının altından yaşlı adam şöyle dedi:
Merhaba güzel Kıbrısiyat. Kocan geldi. Gönder bana çocuklarımızı da onlara biraz sarılayım
Kalenin sanki gerçekten kulakları vardı. Kale kapısından bir düzine yamyam insan çıktı ve upuzun tırnakları üzerinde koşarak yaşlı adam ve pembeye koşmaya başladılar.
Pembe:
Seni manyak adam! Eğer bizim gezegenimiz olan Werelt’te bunu yapsaydın sizi parçacık ayrıştırıcıya atardım. Bir şeyler yapın.

Yamyamlar arabanın üzerine hâlâ koşuyorlardı. Yaşlı adam saf oksijen dolu tüpü hızlıca içine çekti ve bağırarak şarkı söylemeye başladı. Aynı zamanda çılgın çöl kumlarındaki arabaya da patinaj attırtıyordu. Titreyen arabadaki pembe bağırarak yaşlı adama arabayı geldikleri yöne sürmesini söylüyordu. Yamyamlar ise çok yaklaşmışlardı, yüzlerindeki ifadeleri seçecek kadar çok ve zıplayıp yakalayacak kadar yakın… Yaşlı adam ise iyice çıldırmıştı ve arabayı yerinden oynatıp karşıdan gelen ilk yamyamın suratı ile arabasının tamponunu yüksek çığlıklar içinde buluşturdu. Ön camı olmayan arabanın içine sayısız şekilde dağılan kandamlaları sanki aracın iç dekorasyonunu değiştirmişe benziyordu. Bazı yamyamlar şanslıydı ve ikiye bölünüyordu. Bu ikiye bölünenler sürünerek arkadan geliyorlardı. Gök siyaha varana kadar araçları ile durmadan yamyamların üzerlerinden geçtiler. Gökteki Ay’ı, yol gösterici belirleyen adam sonunda büyük Özgar piramitlerine ulaşmıştı ama bir sorun vardı. Piramitlerin oradan silah sesleri geliyordu.
Yaşlı adam:
Sanırım bir sorunumuz var. İleride olan şeyler her neyse bize sıkıntı çıkaracak gibi. Geriye gidersek yamyamlar tarafından düzenlenmiş bir akşam yemeğinde gönülsüz konuklar olabiliriz.

Yaşlı adam, araçtaki telsizi eline aldı ve frekanslar arasında geçiş yaptı. Arkada oturan pembe ise sağdan giden tanklara doğru baktı. Yaşlı adam da bunu fark etmişti ki kendisine ve pembeye takması için sol koltuğun altından iki tane isyancı miğferi çıkarttı. Miğferler tozlu ve eskiydi. Şekillerindeki korkunçluk diğer isyancıların miğferlerinden daha fazlaydı. Bu miğferleri sıradan isyancı miğferi ile karşılaştıran her insan hangisinin rütbeli miğferi olduğunu anlayabilirdi. Miğferlerini takıp isyancılara karşı ağır ağır araba ile yakınlaştılar. Libertia kentinin tabelasının üzerindeki kurşun delikleri ve tabelanın üstündeki bulutların kan çanağına dönmüş gözleri andırması burada olan olayların habercisi gibiydi. Kitlesel yok oluşun öncesinden kalan adalet heykelindeki terazi sol tarafa doğru çökmüştü. Ağırlığı veren şeyler ise kolları ve bacakları olmayan insan vücutlarından başka bir şey değildi. Libertia, Özgar’ın ve onun takipçileri için kutsal mabetleri barındıran bir şehir olarak tarihin tozlu sayfalarına gömüldü. Büyük gökdelenler, piramitler, tanrı kral ve önceki tanrı kralların heykelleri yok olmuştu artık. Büyük ankh işaretinin üzerinde ateşler yanmaktaydı.

Beni nereye getirdin böyle. Kapana kısıldık. Benim isyancı olmadığımı anlayacaklar.
Pembenin konuşmasından çıkan ses ve aksanı onu rahatlıkla ele verecek şekildeydi. Kısa boylu oluşu; küçülmüş çenesinden başlayıp kafasının üstüne doğru büyüyen, hidrosefali bir insanı andıran, kafası ile bu güneş sisteminden olmadığı belliydi. Sekhmet’in bunca sene intikamını almak için ve insanlığı yok etmek için sabırla beklediği zaman artık gelmişti. Ra’nın bile Sekhmet’in yardımcısı olan dumanı yenemediği bir dünyada artık ne tür bir canlı olduğunun değil, hangi oluşuma bağlı olduğunun bir önemi vardı.

Seni tanımak güzeldi yaşlı adam. Adım Khasjerideo. Bu kadar mükemmel bir hayatın, bir grup mekanikleşmiş insan yüzünden sonlandırılması sinirlerimi bozuyor. İzin verirsen sana bir şey vermek istiyorum yaşlı adam.

Elinde büyüyen bir çantanın içinden küçük bir kapsül çıkarttı. Kapsülü yaşlı adama uzatarak;
Bu bir kayıt. Bizim gezegenimizden. Nasıl oraya yerleştiğimizden başlayıp hayatımızı orada nasıl yaşadığımızı da anlatıyor. Kendini her zaman yeniler.

Bu sırada isyancılar arabadaki olanları görebilecek kadar yaklaştılar. Arabanın içindekiler de korkularından dolayı pür dikkat sessiz olmuşlar, patlamaya hazır bir bomba gibi bekliyorlardı. İsyancılar kendi aralarında konuştuktan sonra hepsi silahlarını hazır duruma getirdiler ve yaşlı adamın kendisi gibi yaralı ve güçsüz arabasına yol açtılar. Arabanın içindeki ikilinin gördüğü manzara ise pek iç açıcı değildi. Yıkımın gazabının uğramadığı hiçbir şey kalmamıştı. Ankh alev alev yanıyordu. Üzerinde bulunan sulardan pek bir şey kalmamıştı. İsyancıların bu büyük kenti ele geçirmeleri tanrı kral devrinin kapandığını apaçık gösteriyordu. Hologramın da beklenmedik bir anda açılmasıyla bütün olaylar karmaşık bir hale geldi yaşlı adamın gözünde.

Hologram konuşulan dile göre kaydedilmiş konuşmayı yaşlı adamın konuştuğu dile çevirdi ve arabanın içindeki sessizliği bu bölgedeki çokça yapılan bir şeyi yaparak, katlederek ortadan kaldırdı.

“ İnsanlık tarihi dersi, kayıt 5436 özet. Sene 2643. İnsanlık kaybetmek üzere. Milyarlarca yıldır süren gelişimimiz süresince önce ateşi, sonra rüzgarı, sonra doğayı kontrol etmeye başladık. Meraklıydık. Yaşadığımız bunca zaman sonucunda birçok sefer bölündük ama sonrasında hepimiz tek bir din, tek bir devlet, tek bir milliyet olduk. Biz Dünya milliyetiydik. Yok oluştan önce insanlar doğaya hakimdi. Kendi güneş sistemimizde söz sahibiydik. Bu bize yetmedi. Daha fazlasını istedik. Samanyolunu… İnsanlık o kadar çok büyümüştü ki robotlar artık bizim için her işi yapmaya başladı. Düşünce sistemimiz kara deliklerin ötesinde düşünmeye başladı. Etik olarak robotlara köle şeklinde davranmayı tartışmak, bu düşünce sisteminin yanında bir nötron gibi. Bütün devletler birleşme kararı aldı. Çünkü Mars ve Venüs üzerine yaptığımız habitatlaştırma işlemleri tamamen başarısızlığa uğramıştı. Kırk dört ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gezegen bulduk. Uzayda yolculuk üzerine yaptığımız araştırmalar sayesinde yıl 2710’da taşıyabildiğimiz kadar insanı yanımızda götürdük. Bunun yanında altmış dokuz ton yiyecek ve yiyecek tohumu. Her biri birer çift olmak üzere yedişer bin hayvan… Orada medeniyeti oluşturacak her türlü yapıyı yapmak için de üç ton alet edevat ile üç yüz bin insan yola çıktık. Uzay yolculuğu süresince insanları ve hayvanları uyuttuk. Çünkü dışarıda siyah bir karanlığın üzerine durmadan yağan bir siyahlık vardı ve bu siyahlığa bakarak ölen organizmalara ihtiyacımız yok. Uzun ve sessiz olan bu yolculuk sonrası yeni evimize ulaştık. Dünyadaki gelişimimizi örnek alarak bir medeniyet oluşturduk. Arkamızda bıraktığımız dünyadaki yaptığımız hatalar bize örnek oldu. Bu yüzden sera etkisi ve denizlerin kirletilmemesi üzerine çok titiz bir politika oynuyoruz.”

Hologram kapanmıştı. Araba, isyancıların uzaktan neye benzedikleri hakkında tartışma konusu çıkartacak kadar ilerlemişti bu arada. Yaşlı adam uzunca bir sessizlikten sonra hiddetli bir şekilde bağırdı. Bu bağırışın içinden sözcüklerin seçilmesi oldukça güçtü. Bunun bir yakarış olduğunu evrende yaşayan her organizma bilebilirdi ama. Yaşlı adamın konuşmaları daha seçilebilir bir hale geldiğinde;
…demek doğruymuş… Ben o şişko salağın uydurduğu şeylerden biri sanıyordum. Peki, burada bırakılmayı hak eden ne yaptı bu geride kalanlar. Kendi refahınız için bizi bıraktınız. Burada bir başımıza… Yok oluşumuzu görmeye mi geldin Khas?

Hayır! Buraya sizi kurtarmaya geldim. Başkanınızla, sizin için yeni bulduğumuz bir dünya üzerine konuşmaya geldim. Biz Wereltliler hâlâ buraya duygusal yoldan bağlıyız. Bir felaket geliyor. Buna karşı sizi uyarmaya geldim. Bir süpernova patlaması doğruca güneş sistemine doğru yola çıktı.

Geç kaldın. Öleceğiz burada. İsyancılar dışarıya bizi izole edecekler. Yemeğimiz kalmayacak ve biz de bu yanan tapınaklar gibi yanacağız kızgın Ragon’un altında. Yaptığın eylem anlamsız ama şuan umut bağlamaktan başka yapacak hiçbir şeyim yok. Özgar’ın tapınağına az kaldı. Ayrıca süpernova da ne?

Şu geceleri yanan el fenerleri dediğin şeyler aslında bir alev topu. Yakıtları bittikten sonra patlamaya başlıyorlar.

Sana inanmamam gerektiğini düşünüyorum ama yüce tanrımız bizi buluşturduysa belki bir kurtuluş var demektir. Özgar senin cezanı verirdi zaten. Bu süperoval denilen şeyi anladım sanırım.

Bu tiyatro oyununda oynayanlar perdenin olmadığını biliyorlardı. Dünya, tarihinin en kanlı ideolojik savaşlarından birine sahip oluyordu. Peki, bunu ateşleyen ateş kaynağı neredeydi?

Libertia’nın yanında bulunan nil gölünde geceyi geçirdikten sonra daha aşağıya, Kızılkoy’a geldiler. Burası dünyada kalan birkaç yeşil yerlerden birisiydi. Nil’in önünün kesilmesinden dolayı eskiden Etiyopya olarak bilinen bu topraklar doğal bir koy olmuş. Az sayıda kalan hayvanlara ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Burasının eski dünyadan tek farkı turuncu olan gökyüzüydü. Kalın duvarlar, büyük zırhların içinde nöbet tutan askerler ve büyük silahların arkasından gelen müzik sesleri… İnsan neredeyse medeniyet oradaydı. Kapıları çelikten yapılmış bu yere giriş için sorulan sorular sanki gezegeni terk etmeye çalışan insanlara sorulan geçiş vizesi soruları gibiydi ama eğer içeride bir tanıdığınız varsa oraya rahatlıkla girebilirdiniz. Planlı olduğu düşünülen ama yolsuzluklarla dolu olduğu da söylenen bu şehir, büyük olay öncesi orta doğusuna benzer yapısı ile suça elverişliliğini koruyordu. Garip olan şuydu ki, tanrının bizzat kendisinin burada yaşadığı biliniyordu. Tanrı zenginliğinden bir şey kaybetmediğini, tanrının halkının ise kendi aralarında hırsızlık üzerine kurdukları ekonomik bir düzenle geçindiği söyleniyordu. Yaşlı adam, Khastan miğferi istedi çünkü isyancı olmak tanrıya karşı gelmek demekti ve buraya gelen isyancılar bilişsel yolculuk isimli acılı bir süreç ile tanrıya itaat ettirilip muhafazakârlara gerekli istihbaratı sağlıyordu. Sonrasında ise sağ kurtulan bir isyancı henüz kayıtlara geçmedi zaten. Ya canlı bomba oluyorlardı ya da deneylerde kullanılıyorlardı. Halkı isyana teşvik eden sanatçılar ise duyma yetilerini bu acımasız insanlara teslim ediyorlardı. Masum insanlar ise zamanla gaddarlaşıyorlardı.

Yaşlı adam miğferleri koltuğun altına sakladıktan sonra ilerideki kapı önü muhafızına yaklaştılar. Tek bir kelime dahi konuşulmadan retina taraması yapıldı. Kulakları tırmalayan tiz bir ses ve gözleri kör edebilecek bir şekilde çıkan yeşil ışıktan sonra yıllardır açılmamış gibi duran kocaman paslı kapı ileriye doğru bir metronomun eşliğiyle açıldı. Dönen dişlilerin çıkarttığı seslerin bataklığına saplandı doğa. Bu dişliler belki uzunca bir süredir açılmıyordu ki zaten içerisinin çok dağınık ve bulunduğu toplumun şartlarına göre daha ilkel bir toplum olduğunu buraya gelen tüccarların uzun zamanlar önce yazdığı kitaplardan duyup, bunun doğru olduğunu da buraya gelerek teyit edebilirdiniz.

Seninle buraya kadar gelebileceğimi düşünmezdim. Hatta beni buraya getirmezdin diye düşündüm. Burasının gerçekten bir düzene ihtiyacı var. Dedi gülerek Khas.

Sanırım alışmam gerekecek. Diye de ekledi.

Alışmak biz insanların doğasında var. Buraya ilk defa bir şeyler satmamak için geliyorum sanırım. İsyancılar ticarete el koyduklarından bu yana buraya yaptığım ilk taşımacılığı yapıyorum ve sanırım yolumuzun ayrılma vakti geldi genç arkadaşım. Ben doğudan Antarktik havuzuna geri döneceğim. Bu yaşadığımız şeyleri tekrar yaşamak istemiyorum. Kendine iyi bak. Adım Wo-yi. Ödemeyi nasıl yapacaksın dedi yaşlı adam.

Umarım ileride tekrar görüşürüz. Sana yemek vereceğim. Umarım zahmete değmiştir. Çantasını uzunca bir karıştırdıktan sonra büyükçe bir paket çıkarttı ve adama uzattı. Küçücük bir çantadan bu kadar büyük bir paketin çıkması akıllara çok yüksek fiyatlarda satılan simbiyotik genişleme adındaki bir uzaylı teknolojisini getiriyordu.

Arabanın kapısını kapattı Khas. Arabanın arkasında bıraktığı bulutlar gözden kayboluncaya kadar baktığında, arkasını döndü ve tuğla çatıları olan irili ufaklı evlerin arasındaki büyük heykel gözüne takıldı. Heykele, heykeli detayına kadar inceleyebilecek kadar yaklaştığında şehrin sınırlarına girmişti. Kentin kocaman kapılarının kapandığını da duymaktaydı bu arada. Heykelin altında kocaman harflerle şunlar yazmaktadır:
“Adım Ozymandias, kralların kralı. Yaptıklarıma bakın ve imrenin.”

Heykelin etrafındaki insanlar bağımsız ve zengin gibiydiler. Anlatıldığı gibi değildi burası. Tanrı heykelinin etrafında halka yardımcı olan devlet görevlileri vardı. Görünüşleri insana benzemese de, yardımdan yardıma koşuşları dışarıdaki çoğu insandan daha insancıldı. Böceklere benzeyen bu altı ayaklı canlılar, kendi üzerlerinde bilinmeyen bir dilde yazı ve damga barındırıyorlardı. Birisinin üzerindeki yazı dikkatini çekmişti Khas’ın.
“1-3562eabd”
Bu önemsiz seri numarası çok kısa bir süre sonra unutulacaktı. O unutulmaya yüz tutacak yazı bu böceğimsi canlılar tarafından konuşuluyordu anlaşılan. Çıkarttıkları sesler bir sineğin kanat çırpmasından tiz, yüksek bir frekans sesinden ise keskin. Halk arasında kanatlı olarak çağırılıyorlardı.

“En ucuz mallar burada!”

“Ne ararsanız bulabilirsiniz, buyurun bakın!”

“En uygun silahlarım burada. Kıbrısiyat adası artık sorun olmayacak!”

Eğer bir yerde düzen görürseniz, orada ticarete de rastlarsınız. Evrensel bir para birimi olan “Bit” para birimini kullanıyorlar. Dışarıda kullanılan yiyeceğin aksine burada gerçekten bu bit isimli bronz taşlar kullanılıyordu. Gariptir ki bunu tarihte ilk kullanan insanlardı. Ticaret demişken de döviz konusunda da azınlık olan farklı fikirli insanların burada da ezildiklerini rahatlıkla görebilirdiniz. Çünkü dövizcilere uğrayan tek insanlar onlardır. Onlar kim mi diyorsunuz? Çekik gözlü dağ insanları… Geleneksel oldukları kadar gezmeyi de çok seviyorlar. Onların kadim dağlarında kaybolmak, evrende kaybolmaktan daha kolaydı.

Günlerin öneminin olmadığı bir evrende her güne bir şeyler sığdırmaya çalışan varlıklara insan deniyordu. Buraya bakınca kitaplarda bahsedilen New York kentini görürsünüz. Büyük heykelin yanında daima büyük bir kitle olur, bu kitle hayatta kalmaları için ellerinden ne gerekirse yapar, bir diğerini ezmek için daima bir çabada bulunurlardı. Müşterilerini kendi yöntemleri ile başkasından çalarlar sonra da kazandıkları ile daha fazla köle satın alarak daha fazla mahsul kaldırırlardı. Para, suya endeksliydi. Su gittiğinde de büyük evler terkedildi ki kendi heybetlerinin gölgesinde barınan kurumuş çeşmeler, ne için kullanılır? Ne işe yarar kimse bilmiyordu.

Kızılkoy’u yavaş adımlar ile gezerken, her köşe başında birer asker vardı. Askerler, kollarından elektrik kabloları fırlayanlar, buranın güvenliğini sağlarlardı. Programlanabilen bir tür olduklarından dolayı Kralın en sadık halkıdırlar.

Sivil! Buraya giriş yasak. Diye söylendi. Konuşurken insana benzerliği şaşırtacak derecedeydi. Kablolarının kolundan aşağıya sarktığını görmeseniz, ona insan derdiniz.

Özür dilerim, ben dinlenebileceğim bir yer arıyordum, dedi Khas.

Asker sol elini kaldırdı. Bu eylemde metal seslerinin birbirine sürtmesi, şehirdeki büyük dişli sesini bastıramazdı. Bu dişli toprağın altından geliyordu. Yapay bir güzelliğin olduğu aşikâr. Sanki toprak ana bir makine. Organik olanı yeniden yaratan bir anne.

Askerin gösterdiği yer ise şehrin en uç köşesinde, surlarda nöbet tutan askerlere komşu bir yerdi. Çatısındaki altın rengi mermerler o kadar çok parlıyordu ki oraya bakan kişi güneşin karşısında olduğunu düşünebilirdi. Altın mermerinin altındaki beyaz renk binanın rengiydi. Sıcaklığın giderek arttığı bu dönemlerde mantıklı bir seçim gibiydi. Zaten büyük göçten sonra bu dünyada ne yapsan mantıklıydı hayatta kalmak için. Kimseye güvenemiyordu gezegenin üzerinde yaşayanlar. Kendi çocuğunu, açlığını bastırmak için yahni yapan bir babanın çaresizliği ile doluydu, bir zamanlar uzayın derinliklerine bakıp hayal güçlerinde kaybolan eski insanların, yozlaşmış torunları.

Bu yozlaşmış halka farklı olduğunu her hali ile belli eden Khas, diplomaside sahip olduğu güçlü bir kişiliğinin yanında, mimarlık konusunda uzayda yapılan evleri ve yazarlık konusunda da büyüleyici yazılarıyla tanınıyordu geldiği yerde. Uzun kemiklerinin ve enine geniş bir vücudunun üstündeki pembe derisinde dövmeler vardı. Her biri birer anlam içeren bu dövmeler bu dünyada anlamsızdı artık.

Uzunca bir yürüyüşün ardından otele gelmişti. Demirden yapılmış yazısının çürümüş olması yeni gelenlerde bir antipati yaratıyordu. Kapısının önünde robotlar nöbetteydi. Kapının üzerindeki aslan başlı işlemenin dışarıya sarkmış diline bastırarak kapıyı açtı robot.
Buyurun efendim. Kızılkoy’un en yaşanabilir kentine, Buharkent’e hoş geldiniz.

Teşekkür ederim.

Robotun sesi az önceki robotun sesine benzemiyordu. Bütün robotlar özeldi sanki.

Kırmızı halının ortasından resepsiyona doğru yürüdü. Duvarlarda eskilerden kalma çizimler vardı. Kimisi çürümüş, kimisi yanmış, kimisi ise uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Portrelerin altında ise yeni gelen müşterilerin bu koca binada kaybolmasını engellemek için tabelalar asılmıştı. Görünüşe göre üretim konusunda sıfır gözüken bu yer son derece kimyadan anlıyordu çünkü tabelalar plastik ile kaplanmış bakır renkli yazılara sahipti. Plastik olması asit yağmurları sızıntısından kurtarırdı sizi. Bakır renkler ise açık renge sahip olduklarından ışığa çekici görünür, onları hapseder ve görmek isteyenlere kendisini teslim ederdi.

Hoş geldiniz efendim. Yardımcı olayım?
Gelen tiz sese doğru kafasını çevirdi Khas. Büyükçe bir masanın arkasında oturan kadından gelmişti bu ses. Oraya doğru ilerledi.

Merhaba, Ben Khasjerideo V Valaidarqouise. Otelinizde bir kaç gün konaklamak istiyorum. Boş odanız var mı acaba?

Bir dakikanızı rica edebilir miyim beyefendi?

Kadın ayağa kalktı ve acele ile arkasındaki kapıya doğru gitti. Dişli seslerinin sesini tekrardan dinlemek zorunda kalan Khas, kısa bir süre sonra dikkatini kapının içerisinden gelen bağırma seslerine yönlendirdi. Bu sesler pek uzun sürmeyecekti ki orta yaşlı bir adam çıkıp resepsiyon ile ilgilenmek için yöneldi.

Efendim kusura bakmayın bir aksilik oldu da. Kartınızı görebilir miyim?

Kart? Ne kartı?

Bilgilerinizin yazılı olduğu.

Tabi ki veriyorum.

Çantasını uzunca karıştırdıktan sonra vizesini orta yaşlı adama verdi. Adam asitten yanmış sağ koluyla defterinin üzerine bir şeyler karaladı.

Kaç gün kalmak istiyorsunuz Bay Valaidarqouise?

İki hafta kalacağım.

Ödemeyi giriş yapmadan önce mi yoksa çıkış yaparken mi vermek istiyorsunuz?

Bir farkı oluyor acaba?

Çıkarken daha fazla para ödüyorsunuz efendim. Yüzde otuzluk bir zam oluyor. Ki bu yüzde otuzluk zam geri dönüşüm isimli hayır kurumuna gidiyor. Sağ olasın binamızı da onlar yaptı zaten. Binamız demişken Burası plastik korunmalıdır. Buradaki her binada olduğu gibi. Doğru seçim yaptınız beyefendi. Şimdi size odalarımızı anlatayım.

Plastik kaplı binalar mı? Asit yağmuru olacağından mı korkuyorsunuz. Bu kadar doğal güzellik nasıl bozulmadı?

Program kodlama yüz dört. Hatalı girdi. Lütfen geçerli bir komut girin.

Sağ kolunu havaya kaldırarak uzun saçlarının arasındaki komut bölgesini arıyordu kafasında. Boğulan bir balık gibi titriyordu. Khasjerideo onun bu halini şoka girmiş şekilde izlerken kadın koşarak gelip uzun saçlı adamın kafasına hızlı bir darbeyle vurdu. Uzun saçlı adam kendisini yere bıraktı. Titremeleri ise onu ölümüne kadar bırakmayacaktı. Kadın ise aceleci bir şekilde Khas’a:

Ben yardımcı olayım efendim. Odanız ikinci katta. On sekiz numaralı oda, dedi.

P… Pek… Peki ona ne olacak?

Kalıtsal bir hastalığı var efendim. Buralarda yaşayan insanlar hep bu durumlardan dolayı zorluk içinde hayatlarını sürdürürler.

Kadın bir manken ve haber spikeri olmalıydı önceki yaşamında. İnsanları etkilemekte üzerine yoktu.
Arkasına baka baka merdivenlerin gıcırtısını kendisine enstrüman belirleyen Khas, çevreyi incelemeyi de ihmal etmiyordu. Temizlik için çalışan eski tip robotlar ve köle böcekler, yemek hazırlayan şef robotlar, binadaki hamam böcekleri binanın koridorlarını süsleyen bina sakinleriydiler.
Cehennemi tabir eden bir sıcaklık ile yoğuruluyordu bina. Kağıdı bıraksanız ekmek olacak düzeyde idi. Karaçöl’ün etkisi bütün Buharkent’te hissediliyordu. Sıcak hava terlemekten yorgun düşürüyordu. İnsanlar alışmıştı anlaşılan ama bu bir yabancı için kolay olmayacaktı.
Çıkacağı katın son basamağına gelince merdivenler ile işini bitirmişti. On sekiz numaralı odaya doğru ilerlerken sanki bütün insanların gözleri Khas’ın üzerindeydi. Kapının önüne çıkmış insanlar Khas’ın yüzüne doğru bakıyorlardı. Hepsini görmezden gelip on yedi numaranın önündeki kapıya geldi. Anahtarlar kapının üzerindeydi. Anahtarlarını çevirip kapının düğmesine bastı.
Hoş (ses kalınlaşması) geldiniz. Buharkent’in (ses inceliyor ve konuşma hızlanıyor) en kaliteli ve en mükemmel…

İçimde hiç iyi hisler yok. Tetikte olmalıyım. Dedi sadece kendi duyabileceği bir şiddette.
Kapıyı hızlıca kapattı. Yanında taşıdığı çantasını, sigara izmaritlerinin siyah izleri ile bezenmiş masaya boşalttı. Gergin olduğundan mı yoksa bulunduğu binanın sıcaklığından mı bilinmez ama terliyordu. Hemen aynanın karşısına geçip yüzünü toprak ile temizledi. Giymiş olduğu takım elbise kanlıydı ve kokuyordu. Kıyafetini çıkarttı. Çırılçıplak dolanmaya başlamıştı evde. Bir süre çırılçıplak uyuduktan sonra kapının ritmik çalınması ile irkildi. Sokaklardan bir kadın sesinin uyarı yapması da arka planda çalan bir müzik gibiydi.

Dikkat! Buharkent sakinleri. Asit yağmuru kırk beş dakika içinde başlayacak. Güvenli olan yerlere gitmeniz ve bu süreç içerisinde havayı solumamanız gereklidir. Gaz maskelerinizi takmanız hayati güvenliğiniz için önemlidir. Güvenli bölgelerde sizin için koruma sağlanacaktır. Başlıca güvenlik bölgeleri, Buharkent devlet binası, Buharkent sanat merkezi, Büyük Buhar oteli ve genel pazardır.

Konuşma yağmur başlayana kadar kendisini tekrar etti. Sonrasında bir klasik müzik çalmaya başlamıştı. Bütün şehri rahatlatmak amacıyla böyle bir yola başvurdukları apaçık belliydi.
Kapı ise halâ susmamıştı. Üzerine bir bornoz aldı. Yarım saat boyunca çalmaktan yorulmayanın kim olduğunu öğrenme merakıyla ve artık o sesten kurtulma amacıyla kapıyı açtı Khas.

Efendim, klimalarınızı açmanız gerekmektedir. Klimalarımız müşterilerimizin hayatta kalması için önceliktir. Dedi robot.

Teşekkür ederim. Dedi Khas. Kapıyı hızlıca kapatarak. Bu süre zarfında ise dışarıda ağır bir yeşil duman hüküm sürüyordu. Kendisine boyun eğmeyenlere acımayan bir despot…
Klimanın açılması ile odanın içinde mekanik bir ses Khas’a her şeyin yolunda gittiğini söylemişti bu zalimliğe karşılık. Khas yatağın olduğu köşeye gitti, bedenini hafif olan bu zemine emanet ederek gözlerini kapattı.

Reklamlar

Yayınlayan

pelargirlisidh

1996 yılında, üç katlı sobalı yuvasında, bir küçük çocuk doğmuş. Yaramaz mı yaramaz, iyi kalpli mi iyi kalpli olan bu çocuk, hayallerinin esiri olmuş. Sözlerini kelimelerle, duygularını notalarla bulmuş. Arkadaşlarının arasında pırlanta olarak adlandırılmış. Gördüğü güzel dünya, herkeste olduğu gibi kendisi de büyüdükçe küçülmüş gözünde. Eski anımsadığı dünyayı, sormakla bulmuş bu özünü. Nirvanasını sorgulamaktan vazgeçmiş, kelimelerle oynamış. Büyük bulduğu dünyasını küçük bir odaya sığdırmış. Şimdi karşınızda duruyor bu duygusal adam. Dinleyin sözlerini bulursunuz belki derman. Belki acıları tadarsınız özünüzdeki, Kaybolursunuz bu duygusalın karanlık dünyasında.

One thought on “Eski Dünya Maymunları – Süleyman Gürsel”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s