Önerdim Gitti! – Burak Ertürk

Not defterlerinden yazı aktaran bizler, esin kaynaklarımızdan neden bahsetmeyelim dedik, böyle bir şey çıktı! Her yazarımızın kendi okuduğu, dinlediği ve izlediğinden kısaca bahsedeceği köşemizi umarız beğenirsiniz!

0000000629177-1

Ne okudum?

Budala-Dostoyevski

Rus klasikleri (ya da edebiyatı demeliyim) her zaman için takip etmesi zor eserler gelmişti bana. Konusunun iyi olduğuna şüphem yok, yanlış anlaşılmasın. Atfım hiçbir suretle içeriğine de olmadı. Sadece Prens Lev Nikolayeviç Mışkin veya General İvan Fyodoroviç Yepançin gibi uzun uzadıya isimlerin kullanımı, karakterlerin takibini zorlaştırıyor, onlara ısınmamı güçleştiriyordu. Bu sefer tüm cesaretimi toplayıp elime geçen ilk klasiğe yapıştım! Ne de iyi yapmışım, sonradan anladım.

Az önce ismine değinmiş olduğum, kitapta kısaca Prens olarak bahsedilen Lev Nikolayeviç Mışkin, kitabımızın ana karakteri. Hastalığından ötürü uzunca bir süre İsviçre’de tedavi gören Prens, Rusya’ya dönmektedir. Dönüş yolculuğunda başlayan hikayemiz, Prens’in iki kadın arasında ki bocalamasından ve bu süreçte Rus sosyetesine ayak uydurmaya çalışmasından bahsetmekte. Hikaye boyunca sara hastalığından ötürü girecek olduğu duygu kargaşası ve görüp görebileceğiniz en naif insanlardan biri olması, Prens’in “Budala” damgasını yemesine sebebiyet verecektir.

Şunu söyleyebilirim ki, kitabı okuduğunuz ve özellikle de Prens’i daha yakından tanıdığınız zaman bu kitabın neden bir klasik olduğunu anlayabiliyorsunuz. Öylesine orijinal bir karakter ki kendisi, bazen sırf onun anlattıklarını dinlemek istedim. Keza hikaye geliştikçe tanıştığı birkaç insana da aynı şekilde bağlandığımı söyleyebilirim. Hatta ve hatta “her şeyin taklidinin yapıldığı, plastik bir dünyada yaşayan bizlerin, aramızda bulmayı umut ettiğimiz fakat pek az bulabileceğimiz tarzda bir karakter Prens!” demiştim ilk bitirdiğimde. Sonra çayımı yudumlayıp sakinleştim. Çok heyecanlanmamak lazım.

Sonuç olarak “kesinlikle okuyun!” diyebileceğim bir kitap değil belki fakat eğer şans verirseniz keyifli vakit geçirebileceğinizi garanti edebilirim.

Ne dinledim?

Ave Maria, “Ellens Gesang III”, D. 839, Op.52, No.6

Ah, ne kadar banelim dimi? Belki biraz bayağı? Hayır, sabahları reçine tozu koklamayı da sevmiyorum. Ve hayır, en sevdiğim klasik eser “Four Seasons” değil. Siz elinize geçen yaylı enstrümanlarınızı kafama sallamadan açıklamama izin verin. “Ne kadar da klasik müzik dinleyen bir erkek!” tasvirinde ki kaba sığmaya çalışmıyorum efenim. Gerçekten güzel. Zaten kendileri bir klasik, bilmeyeni duymayanı kalmamış. Özellikle bu versiyonu daha bir güzel. O yüzden beş-altı kere şarkı ismine bakıp yazıya döndüm. Çünkü hizmette sınır tanımam!

Aslında bu eseri seçmemin nedeni yeni bulmuş olmamdan ötürü değil, sıklıkla dinliyor olmamdan kaynaklı. Kendileri ders öncesinde dinginlik, uğraş sırasında dikkat, boş zamanlarda ise İngilizce’de “chill” denilen, bizde ise “dalı t*şağı salmak” olarak tabir edilen hissiyatı vermekte. Uyku öncesinde bile gider vallahi.

Sonuç olarak dinleyiniz, dinletiniz, hayatınızdan ihmal etmeyiniz.

Ne izledim?

IMG_5387

Peaky Blinders

Her şeyden önce belirtmem gerekiyor ki ben tam anlamıyla bir dizi adamıyım. Bu demek değil ki film sevmiyorum. Sadece filmler, özellikle beğendiğim filmler, istisnasız bana yeterli gelmiyor. Tadı damağımda kalıyor. “Olay o zaten be adam!” diyebilirsiniz ki haklısınız da ama.. ne diyebilirim ki? Ben doyumsuz bir adamım!

Peaky Blinders arkadaş tavsiyesi üzerine başlamış olduğum bir dizi oldu. Birkaç bölüm izleyebildim sadece fakat devam etmeye karar vermem için bu yeterli oldu. Hikaye, 1920’de İngiltere’nin Birmingham adlı şehrinde geçiyor. Peaky Blinders adlı bir aile çetesinin başından geçen olayları konu alan dizi, daha çok Thomas Shelby adlı karakterin çevresinde dönüyor gibi. Tom, üç kardeşten ortanca olanı. Ne kadar büyük abi Arthur işlerin başında gözükse de, asıl patronun Tom olduğunu anlıyoruz. Savaş sonrası eve dönen insanların, ki bunlar arasında Thomas da var, nasıl durumda olduklarını açıkca görebiliyoruz. Bir taraftan çeteler, bir yandan komünistler ve bir yandan IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ile dolu Birmingham’a, bizzat Winston Churchill’in emri ile baş müfettiş Chester’ın yollanması, hikayemizi başlangıcını oluşturuyor.

İngiliz gangster temalı bu dizi, Boardwalk Empire’ı andırıyor olduğundan ötürü ilgi çekici. Hayal kırıklığına karşın beklentilerimi yüksek tutmamakla beraber, tek nefeste bitirmeyi planlıyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s