Çarklar ve Çıkıntılar – Yunus Emre Atilla

Tak, tak, tak… Topuklu ayakkabılarının topuğundan çıkan ses adeta hoş bir ritim oluşturmuştu. Bunu düşününce bu ironik duruma istemsizce gülümsedi, çünkü hayatındaki ritimsizlik durumu almış başını gidiyordu ama bu düşünceden bir nebze de olsa sıyrılmasını sağlayan şey, dudağını yalayınca ağzına gelen vişne aromasıydı. Vişneyi düşününce yine gülümsedi; çünkü vişne,  hermafroditliği simgelemesi için yaratılmış bir meyveydi adeta.

Bu gece sahil yine her zamanki gibiydi. Aynı insanlar aynı işle meşguldüler. Ama bugün bir şeyler farklı olacaktı. Eee, boşa mı ona alemde ‘farklılıklar kraliçesi’ deniyordu. Bir keresinde müşteri parayı eksik verdiği için adamı dövüp parayı normalinden daha fazla almamış mıydı? Aslında o, kendisine farklı denmesini sadece buna bağlamıyordu. İnsanların, onun 182 cm ve biraz da yapılı oluşuyla alay ettiğinin farkındaydı. Çünkü elbise ve topuklu ayakkabı giyince daha da uzun görünüyordu. Neyse, zaten herkes riyakar değil miydi, ‘amaaan boş ver.’ dedi kendi kendine.

Bir süre daha ritmin var olmasına izin verecekti;  yavaş yavaş yürürken ileride kavga eden iki travestiyi gördü. Müşteri olan adamı paylaşamıyorlardı. Birbirlerine sürekli  ‘sen siiktir git, haspam’ diye bağırıyorlardı. Ve biraz sonra iki hayat kadını, kavga edenleri ‘Kız Bora, Kız Canan durun ama aaa’ diyerek ayırmıştı. Acı içinde tebessüm ederek bu sahneyi tamamen geri de bırakacaktı ki, kendine nefretle bakan başka iki hayat kadını yanına yaklaşıp ‘Bir daha bizim mıntıkada işe çıkayım deme, yoksa kötü olur. Zaten siz çıktınız çıkalı işler kesatlaştı.’ dedi. Diğer ise şeytani bir kahkaha atıp ‘ayy dur sana bir çeki düzen verelim.’ dedi ve sonra hayat kadınlarının ikisi birden elbisesini tuttular ve omzundan bileklerine kadar olan kısmı yırttılar. Bileklerinden aşağı doğru sallanan kumaş parçalarına aldırmadan yoluna devam etti.

Varacağı yere az biraz yolu vardı. Madem adı farklıya çıkmıştı, o zaman bunu bir kere daha göstermeliydi. Elbisenin yırtılmış parçalarını tamamen koparttı ve attı, sonra ise peruğunu çıkarıp bir kenara fırlattı. İnsanların şaşkın bakışlarına aldırış etmeden yürüyordu. Ve soluna hafiften baktığında, yine bir üniversite öğrencisinin kendini pazarlamasına tanık oldu. Önceden bu sahneye üzülürdü ama şu an içinde herhangi bir his yoktu. Adeta dünyaya karşı hissizleşmişti. Biraz daha bakınca fark etti ki; çocuk, adamın onu her okşamasında irkiliyordu. Belki bunun sebebi suratına değen alyansın soğukluğu ya da gence sahip olmaya çalışan adamın bir yerlerde merakla bekleyen karısının endişesiydi. Kim bilir…

‘Bu kadar ritim yeter.’ dedi ve ritmi son kez olmak üzere, çıkarıp geriye doğru fırlattığı topuklu ayakkabıları ile sağladı. Son kez yere ritmik bir şekilde çarptı ayakkabılar. Ve bu ritmin ölümü olmuştu. Hayat ne garip diye düşündü. Üniversitedeyken nasıl bir hayatın hayalini kurardı, şimdi ise yaşadığı nasıldı. Ama seçim hakkı her zaman onun elinde olmamıştı. Hayata sahip olmak isteyip olamayan hasta insanları düşündü ve belki de onlar daha şanslıdır diye geçirdi aklından.

Bu düşüncelerden keskin bir şekilde sıyrılmasına sebep olan şey, kendisine ‘hişştt yavruu’ diye seslenilmesiydi. ‘Bugün olmaz.’ diye geçirdi içinden ve yürümeye devam etti. Ama sarhoşların peşini bırakacakları yoktu, adamlar iyice yaklaştı ve pejmürde bir halde olan kıyafetinin sırt bölgesinden kalçasına kadar olan kısmı tamamen yırttılar. Ve sonra kahkahalarla birlikte naralar attılar. Ve adamlar nedenini bilmediği bir şekilde peşini bıraktılar. O kadar emindi ki, bu sarhoşlukla, aslında bu görünen nedendi, daha doğrusu cinselliğe bu kadar aç bir haldeyken; libidolarına yenik düşüp o elbise parçasıyla bile cinsel ilişkiye gireceklerdi.

İyice yaklaşmakta olduğu kalabalığa baktı. Herkes şen şakraktı. Orta duran gelin ve damadın neşesine ise söylenecek söz yoktu. Bir an onlara imrendi, sonra gözünden yuvarlanan yaşlar da bu duruma eşlik etti. Ağladığını ta ki gözyaşları dudağının kenarından ağzının içine girince anladı. Onların yanından usulca geçerken tırnaklarına baktı, onlara bir şey yapmayacaktı; onlar en sevdiği aksesuardı. Evet, takma idiler ama hala kırmızın gücünü etrafa yanan bir reflektör gibi gönderiyorlardı.

Yine düşüncelere dalmıştı. Peki ama, yaşamı simgeleyen ateş neden bazılarının içinde daha fazlayken bazılarında daha azdı; insanın yaptığı hatalar, ateşin üzerine bir ok gibi batan buz parçaları mıydı, seçimlerin kendisi direkt hata mıydı yoksa insan kendine biçilen kaderi yaşarken bazı şeyleri seçtiğini sanan aciz bir piyondan başka bir şey değil miydi, seçimlerle hatalar arasındaki hudut neydi, neden kendisi bu hudut çizgisinde tutunamayıp pat diye bir tarafa düşmüştü; hayat, bizden sakladığı ellerini hangi cebine koyardı? Başının ağrıdığını hissediyordu, aklına okuduğu bir kitaptan beynin anatomik yapısı ile ilgili bilgiler gelmişti. Ama yanlıştı bu sözler, sadece boşluktu; bilgiler, kitaplar, insanlar… Hepsi boştu. Tek gerçeklik seçim olgusuydu. Ve o, bu hayatı seçip seçmediğini hala anlayamıyordu.

Şimdi de zaman, zamanı öldürmeye gelmişti. Çantasından çıkardığı telefonuna baktı ve sonra telefonu çantaya geri koyup çantayı denize fırlattı. Zamanın kaderi de ritminkinden farksızdı. Asıl eylemin gerçekleşmesine ramak kalmıştı: farklı olmayı öldürmek. Çünkü bu dünyaya karşı yenik düştüğünü bilinçli bir şekilde kavrıyordu artık. Bunu öğrenmişti, aslında bu ona öğretilmişti. Toplum, düz olan insanların birleşimiyle oluşup adeta nasır tutan düz bir çarktı; ve biz farklı olarak algılananlar, bu dev çarkın önüne düşen çarkçıklardık. Eğer pürüzlü ya da çıkıntılı noktan varsa, düz çark senin çıkıntılarını kırar ve sen düz oluncaya kadar seni yeniden şekillendirirdi. İster bilinçli, ister bilinçsiz…

Peki ama neden kimse düz çarka, sırasıyla ya da birlikte olarak bir darbe indirip de onu da çıkıntılı hale getirmiyordu, neden düz çarkın bilinç düzeyi farklılıklar için elverişli hale getirilmiyordu? Çıkıntıları darbelerle örselenip ya da yok olan çarkçıklar zihinlerini, ideolojilerini, tutkularını ve bilinçlerini de mi düz çarka kurban vermişlerdi? Düz çark sarsılmaz, bölünmez ve yenilmez bir bütünlük müydü? Bu düşüncelerle beraber, sahil yolunu aşıp köprünün üzerine gelmişti bile. Yeni yıla girilmişti ve köprüde arabalar alabildiğine uzanıyordu.

Geçen arabalara bacak arasını gösterip çeşitli el hareketleri çekiyordu, arabadan geçenlerse sarhoşluğun verdiği etkiyle ona aynı şekilde karşılık veriyorlardı. Kahkaha atmaya başladı. Hem ağlıyor hem de kahkaha atıyordu. Derken ilk yağmur damlası alnına düştü ve yağmur, birkaç dakika içinde kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Ve akabinde makyajı da akmaya başladı. Bunu planlamamıştı ama makyajın da ölümü gerçekleşmişti.

Köprünün korkuluğunun üzerinden  önce bir bacağını sonra ise diğerini geçirirken ‘acaba yağmur da mı düz çarkın bir parçası’ diye düşünmeden edemedi.  Zihninden bir ton şey geçiyordu. Şimdi, tutamadığı sözler ve hayalleri de yok olacaktı ama zihninden geçen fikirler asla yok olmayacaktı. Çok sevdiği bir şarkı sözünü hatırlayıp adeta böğüre böğüre ağlamaya başladı: ‘Finally I can say, yes, I’m diff’rent and it’s okay! Here I am! sayamadığı kere tekrarladı bu sözleri ve adeta tüm insanlara haykırdı: ‘Adileeer! Hepiniz bende daha orospusunuz, ben mecburiyetten adamların(!) altına girdim ama siz seçeneğiniz varken düz çarkın altına bilerek girdiniz. Toplumun fikirlerinin esiri olmaktan kaşarlanmış aşağılık orospularsınız.

Şimdi tek yapması gereken, çok küçük bir adım atmaktı. Ve yaptı. Kendini boşluğa bıraktı. Sahildeki herkes gülümseyerek onu alkışlıyordu. Ve hayatında hiç fırsat olmayan hissi tattı. Özgürlük. Sanki bir kuştu; ta ki mavinin kalbi deniz, gri renkli dönen bir çark olana kadar. Çarka çarpmasına ramak kala, gözlerini kapadı ve o da ne? Bir anda köprüye geri yükseldi, bacakları korkuluğun diğer tarafına geçti; sahil yoluna döndü ve sırasıyla makyajı, çantası, ayakkabıları ve kıyafeti üzerine yerleşti. Her şey saniyeler içinde olmuştu.

Gözlerini açtı, yatağındaydı. İçeriden alkış sesleri ve kahkahalar geliyordu. Bu sesler arkadaşlarına aitti. Kalktı, makyajını yaptı, elbisesini giydi, bunları büyük bir hazla yaptı çünkü zihninde yaptığı her bir eylem düz çarka inen balyoz darbeleri gibiydi ve arkadaşlarıyla yılbaşını kutlamak için içeriye doğru yürümeye başladı. Şimdi şarkının sözlerini daha doğru bir şekilde anlamıştı, kendi  ve kendi gibilerinin varlığı çarkın sonu olacaktı.

Reklamlar

One thought on “Çarklar ve Çıkıntılar – Yunus Emre Atilla”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s