Sevgi, Barut ve Karanlık – Furkan Akbaş

Kimi en güzel zamanlar gençlik zamanıdır der, kimi içinde bulunduğumuz an, kimi bir şahsiyet yükleyerek biriyle geçirdiği zamanı güzel diye tabir eder, kimisi kendinden başka hiçbir şeyi düşünmediğin, büyük sorumluluklar üstlenmediğin, hayatın sadece güneş gören yüzünü görebildiğin zamanları dile getirir. Bir de hangi bastonunu kapmış yaşlıya, bu topraklarda hayatının yükünü sırtlamış yetişkin insana giderseniz gidin, kuşkusuz çoğu bu ihtimallerden birini kendine uygun bulacaktır. Şahsi düşünmek gerekirse: en güzel zamanlar hasretini duyduğumuz zamanlardır.  Bir daha geri gelmeyeceğini bildiğimiz zamanlar. Değerini, özlemini çekerken anladığımız o anlar, belki de hayatımızda başka hiçbir şeye değişmeyeceğimiz anlardır. İçimdeki boşluğun bir zamanlar renkli ve dolu olduğu zamanlar…

Hatırlıyorum, babamı kaybetmeden önce onunla birlikte muntazaman kumda oyun oynardık. Hatta bir gün hevesle kocaman bir kale yapmıştım, hala hatırlarım. Disneyland’in meşhur kulesi gibi gelirdi bana, hani şu filmlerin açılışında beliren gösterişli ve büyüleyici kale var ya! Babam bana onun başında “Aile bir kale gibidir. Duvarlarındaki her bir taş, ailenin kurulmasında bir emeği temsil eder. Sevgiyle örülür bu taşlar. Bazen o taşlara zarar gelir. Kalenin yıkılmasını isteyenler, zarar görmesini isteyenler olabilir. Fakat önemli olan bir bütün olarak o kaleyi savunmak ve açığı kapatmaktır. Aile budur. Her zaman bütün olarak birbirini kollar, destek olur.” demişti. Sesini hiç unutmam. Şimdi bakıyorum, o muhteşem surlar birer birer yıkılmış, her bir taş en ufak parçalarına ayrılmış, ailem dağılmış… Ailesini kaybetmiş bir insanın düşen bir kaleden farkı var mı?   

Bir kağıt nasıl yanar? Önce bir tetik gerekir ateşe vermek için. Dört bir köşesini çakmağınızla yaktığınızda önce yanan kısım siyaha dönüşür. Ardından kağıt yanarak yavaşça küçülmeye başlar. Bu sırada büzüşür, küçülür ve saniyeler sonra kağıdın yerinde kalan tek şey birkaç parça külden başka bir şey değildir. Dokunduğunuzda hemen parçalanır, ufalanır ve elinize yapışır. Bırakmaz sizi. Böyle bir yok oluş peşinizi kolay kolay bırakmaz. Temizlemek istersiniz. Kalıntılardan kurtulmak, kara lekelerden arınmak istersiniz. Elinizi silktiğinizde kalan son parçalar artık uçup gider. Sizi yer, bitirir. Birkaç parça bırakır. Ayağa kalkmak istersiniz. Devam etmek, ilerlemek. O parçaları silersiniz kendinizden. Ama o “kağıt” artık yoktur. Sadece bir zamanlar var olduğunu bilirsiniz. Küller gitmiştir, fakat o dolduramadığınız bembeyaz kağıdın içinizde var olduğunu inkar edemezsiniz. Alevler halinde bazen her şey üst üste gelip, yakıp, yıkıp geçip gitmiştir. Baruttan bir şerit gibi düşünün bunu. Sadece bir kıvılcım yeter ateşlemek için. Ardından yetişemeyeceğin bir hızda yanmaya başlar bütün dünyan.

Çocukluğum böyle geçip gitti. Şimdi büyüdüm, koskoca bir adam oldum ve düşünüyorum: ne kaldı elimde? Yıkılmış bir kale, küle dönen bir çocukluk… sönen ışıkların ardından içimi kaplayan karanlık, kalbimde zapt etmeye çalıştığım vahşi bir özlem… Keşke hiç batmasa güneş insanlar için, o ışık kaybolmasa. Karanlıkta sevgisiz kalmasak… ve savunmasız…

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s