Gri Kuğu – Yunus Emre Atilla

Bakmamaya çalışıyordu ama gözü ister istemez oraya kayıyordu. Biri erekte olduğunu anlayacak diye ödü kopuyordu çünkü okulda kendisinin anlaşılmasını istemiyordu zira bu kendisi için hiç de iyi sonuçlar doğurmazdı. Normalde hoşlanmadan öteye geçmezdi hisleri ama bu sefer öyle değildi, cidden etkilenmişti. Ama Mehmet’in ne hissettiği konusunda en ufak bir fikri yoktu, üstelik onun da kendisi gibi olup olmadığını dahi bilmiyordu. Gerçi erekte olduğu için biraz kendine kızdı çünkü o bu konuda diğerlerinden farklı olduğunu düşünürdü. Çünkü bu alemde, ilk seks olduktan sonra sevgililik başlayacağı düşünülürdü, ki ona göre duygu önce gelmeliydi. Ve bu zamana kadar bu düşüncesinden dolayı yalnız kalmıştı. Zaten toplum tarafından farklı algılanırdı ama şimdi bu bulunduğu grupta da farklı olarak algılanıyordu. Hızlıca bu düşünceleri kafasından attı.
‘Son kez, bu sefer son’ diyerek bir kere daha baktı ve o sırada Mehmet ve arkadaş grubunun onlara baktığını gördü. Sonra hemen kafasını çevirdi. Aklına bu kadar olayın kısacık saniyeler içinde olması garip geldi ve bu kısa süre ona rüyaları ile benzetim kurdurdu. Dün gece korkunç bir rüya görmüştü. Kendisi kanlar içindeydi ve acı çekiyordu, yara bere içindeydi. Her seferinde ter içinde kalıyordu uyandığında ve işin ilginç yanı ise bu rüyayı dört gecedir üst üste görmüştü.
Akşam evdeyken Insta’dan falan Mehmet’i röntgenledi. Bu kelime her ne kadar rahatsız edici dursa da yabancı kelime kullanmayı sevmiyordu bu yüzden stalklama kelimesini tercih etmezdi zaten bu oluşum saçmaydı çünkü sadece stalk olmalıydı, insanların günlük hayatta dil üzerine ne çok hata yaptığını düşündü. Sonra bir şeyler okudu ve defalarca kez yarın Mehmet’i görmenin verdiği heyecan ile gülümsedi. Aşk garipti.
Ertesi gün Sibel’in işi çıktığı için amfide yanı boştu ve ders Yapım Sistemleri idi, yani son derece sıkıcıydı. Girmesem mi diye düşündü, ama yapacak daha iyi bir şeyi yoktu. Sınıf dolu sayılırdı ama o an göre boştu çünkü bu insanlarla çok da ortak bir şeyi yoktu. Defterine bir şeyler karalarken yan tarafında bir hışırtı oldu ve kafasını çevirip baktığında Mehmet anca otuz santimetre ötesinde oturuyordu. Gülümseyip ‘Selam!’ dedi. Bu kolay soru karşısında bile vücudundaki sıcaklığı hissediyordu, kızarmamak için dua etti. ‘Selam, nasılsın?’ diyebildi sonunda. ‘Teşekkürler, iyiyim. Burayı boş gördüm pek de konuşamıyorduk o yüzden oturayım dedim, bu arada sen nasılsın?’ dedi. ‘Sağ ol ben de iyiyim, iyi yaptın oturarak’ diyebildi. O sırada Mehmet’in arkadaşları amfinin kapısından girdi ve hepsi başıyla selamlayıp gülümseyerek ‘Selam Deniz’ dediler ve o da selamlarına karşılık verdi.
Akşam evde otururken Mehmet Whatsapp’tan ders notları için mesaj atmıştı, sonra muhabbet derslerden başlayıp hobilere, kitaplara kadar birçok şeye geçti. Ve aşk hayatında konu açıldı, bir ara Mehmet cinsiyet faktörünün aşktaki önemsizliğine dair bir şeyler demişti. Bir hafta boyunca okulda selamlaşıp telefonda ise az da olsa yazışmaya devam ettiler ve bir gün Mehmet’in yazdıkları şok edecek türdendi çünkü buna hazır mıydı bilmiyordu: İki gün sonrası için üniversitenin ağaçlık bölümünde akşam altıda buluşmak. Kulağa heyecanlı geliyordu. Yeri Mehmet teklif etmişti, o da üstelememişti; tek dezavantaj havanın soğuk olmasıydı. Ama umurunda bile değildi.
Birden içine bir korku daha doğrusu endişe düştü. Çünkü bu zamana kadar aradığı kişiyi bulamayıp beraberinde acı çekmişti. Duygularıyla oynanmıştı, insanlar onu dışlamıştı ve çeşitli şiddetlere maruz kalmıştı ama bu sefer böyle olmayacaktı çünkü Mehmet’le bir haftadır her şey harika gitmişti. Yatağa girdi ama bir türlü uyuyamıyordu, çünkü kafası karıştı. Aklına rüya argümanı geldi. Bu teze her zaman sıcak bakmıştı ama şu an antitez üretmek zorundaydı yoksa zihnini kurcalayacaktı hep. Çünkü ya şu anki hayat rüyaysa ve rüyalarımız ise gerçek hayatsa, o zaman kan revan içinde bir durumda olabilirdi ve bu ayrımı çözebilmek mümkün değildi, bunu ayıran ince çizgi uykuydu ve oradaki bilinç durumu ise ortadaydı. Ve argümanın kim tarafından ortaya atıldığına da bir türlü hatırlayamıyordu. Bunları düşünürken uyuyakalmıştı.
Hafta sonu geçmek bilmedi. Bu sürede olanları Sibel’e en ince detayına kadar anlattı. Sibel, Pazar gecesi üniversite buluşmanın biraz garip olduğunu sorunca Deniz biraz tersledi ama olay fazla büyümedi hatta Deniz ‘gelip bakarsın öldüm mü’ diye şaka da yaptı. Sibel ise sadece ‘dikkatli ol!’ diyebildi.
On dakika kadar kısa bir yolculuğun ardından otobüsten indi. Önce yemek yediler sonra bir banka oturdular, etraftan sadece rüzgarda ağaç dallarının birbirine sürtüp çıkardığı ses vardı. Sonra Mehmet Deniz’e dönüp dedi ki, ‘sana hep yanlış bilinen bir gerçeği anlatacağım’ dedi. Deniz iyice meraklanmıştı ve ‘Dinliyorum.’ dedi. Meraklanmıştı ama pek de belli etmemeye çalıştı.
Mehmet sözlerine şöyle başladı: ‘Çirkin Ördek Yavrusu’ adlı masalı hepimiz duyduk ama aslında o anlatılan yanlıştı, ben bugün sana doğrusunu anlatmak istiyorum ve sana olan aşkımın derinliğini görmeni istiyorum’ dedi. ‘Masal fikri garip ve sıkıcı gelse de birazcık sinsi yönünü kullanan Deniz, çok memnun kalmış gibi: ‘tabii, merakla dinliyorum’ diyerek gülümsedi.
Çirkin yavru asla güzel bir kuğuya dönüşmedi, belki dönüşebilirdi ama zamanı yetmedi ve asla o sonradan katıldığı ve ömür boyunca mutlu olduğu kuğu grubu da yok. Çünkü bunların hiçbiri gerçekleşmeden öldü, aslında öldürüldü diğer kuğular tarafından. Çünkü o farklıydı ve hiç sevilmedi. Bu cümle kulaklarında milyonlarca kere tekrarlandı, bunun sebebi ise kaşla göz arasında Mehmet’in arkasından çıkardığı sopayı kulağına doğru yemesiydi. Dengesini kaybetti, zaten ne zaman kendini güvende hissedebilmişti ki, içinde hep bir ölüm korkusu olmuştu; adeta yer ayaklarının altından kaydı. Eline kanının ıslaklığı gelmişti. Ve tepesinden bakan Mehmet’in dediğiyle irkildi: ‘Ne o yoksa kan yerine elini dölle ıslatacağımı mı sandın, senden hoşlandığımı cidden düşündün mü yoksa aptal taklidimi yapmayı seçtin?’ diyerek bir tekme savurdu. Zaten yerde iki büklüm olan Deniz şimdi tamamen yere serilmişti. Güçlükle yanıt vermeye çalıştı ‘Siz beyazların arasında ben mi gri tüylü olmayı seçtim, neden bana bunu yapıyorsun’ demeye kalmadan karnına yediği tekme soluğunu kesti bir anlığına. Ve Mehmet son derece soğukkanlılıkla: ‘Kuralları ben koymam, ben sadece farklılıkları temizlerim’ dedi. Sonra diğer beyaz kuğular çıktı ağaçların arasından. Mehmet’in arkadaşları. ‘Allah hepsinin belasını versin’ diye düşündü.
Sonra gri kuğu geçmişini düşündü, daha önce de beyaz kuğular onunla uğraşmışlardı. Çok defa yalpalamıştı, adeta uzayda sürekli gök taşlarının saldırısına maruz kalıp içinde yaşam barındırmayan bir gezegen gibi. Evet, onun içinde yaşam yoktu çünkü bu ona hiç verilmemişti ve hiçbir mana bulamıyordu hayata dair ve bu geceki çarpan göktaşı gezegeni darmadağın etmişti. Bu düşünceler zihninden geçerken birkaç tane daha tekme yemişti. Bayılacak gibi hissediyordu. Ama anlamıyordu, tüylerini sanki o mu boyamıştı; ne suçu vardı kendinin. Yaşadığı gölde kendileri gibilerin asla rahatça yaşayamayacağını biliyordu, gözlerinden akan yaş suratındaki yaraların arasından aktıkça suratı yanıyordu.
Sonra Mehmet’in şu sözleriyle irkildi: ‘ibne bir gri kuş boğularak öldürülmez çünkü bu onun için kolay bir kurtuluş olur, ama ona unutamayacağı bir ders vermek istiyorsanız hem cinsleri tarafından gagalayarak öldürmeniz gerekir’ dedi. ‘Allah’ım insanlar nasıl böyle gaddar oluyor’ diye düşündü. Yaşamı hakkındaki yargıyı onların vereceği belliydi ama peki cennet içinde geçerli miydi bu, eğer ‘normal’ kuğular her şeyi belirliyorsa Tanrı bir köşede gücü yetmeden izliyor muydu, yoksa Tanrı da mı bir kuğuydu, ahh belki de Tanrı yoktu…
Belki de ölüm gerçek ile rüyayı ayıran çizgiydi ve belki de belki de bunlar rüyaydı ve o gerçek hayatında mutluydu çünkü art arda gördüğü rüyalar adeta buradaki gerçekliği doğurmuştu. Bilinci gitti gidecekti ama yine gitmedi çünkü başında gülüşen ‘normal’ kuğulardan biri yukarıdan suratına şarap dökmüştü ve eğilip Deniz’in yüzündeki o şarabı yalayıp ‘hiç fena bir tat olmamış’ deyip gevşek gevşek güldü.
İçgüdüsel olarak polis diye mırıldandı, yanına eğilen Mehmet bunu duyunca, ‘Polis seni bulup konuşunca seni mi haklı bulacak sanıyorsun? Bu gölde gri kuğuların yanında devlet ya da polis görülmüş mü? Haa diyelim ceza aldık, ee sanki ölüm mü var iki gün yatar çıkarız’ deyip Deniz’in suratına doğru tükürdü ve hepsi yavaş yavaş yürüyerek gitti. Gri kuğu rüya alemine geçmeden önce tebessüm etti çünkü rüya argümanının Descartes’e ait olduğunu hatırlamıştı.

Reklamlar

One thought on “Gri Kuğu – Yunus Emre Atilla”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s