İşgal Günlerinde Pera ve Zikrullah Efendi – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi, ekseriyetle, Pera’da Fransız kafelerinin birinde içerdi kahvesini. İstibdat gazetelerinin birini okurken güzel bir hanım içeri girmeyedursun Paris menşeili dergisini alır eline, oturuşunu değiştirir ve gözlerini kısarak dergiye bakmaya başlardı. Yine öyle günlerden birinde, Fatih’ten kalkıp Pera’nın yolunu tuttu. O sıra, cemaat öğle namazını eda etmiş camiden ayrılıyordu. Seyyar zerzevatçılar ile müminlerin dolup taştığı Fatih sokaklarında yüzlerce tanıdık çıkıp, yahu camiye niye uğramıyorsun Zikrullah diyebilirdi. Tüm bu tehlikelerin farkında, başı önde eğik, hızlıca fayton ahırına doğru acelesi varmış gibi koşturuyordu. Siyah takım elbisesi içerisinde hiç de işsiz kalmış baba parası yiyen orta halli birine benzemiyordu. Ahalinin arasında koştururken önemli bir telgrafı Sultan’a götürecek bir saray memuruna benziyordu. Gerçi kendisine göre son derece alaturka bir hayat ve Fatih’te yaşamak onluk bir şey değildi. Ondan dolayıdır ki her gün yeni ahbaplar edinmek üzere Pera’ya giderdi.

Kafenin kapısına geldiğinde fesini çıkardı. Cebindeki çakıyla, cami önünden aldığı limonu kesip saçlarına sıktı. Güzelce taradıktan sonra camdaki yansımasına bakıp Avrupai bir ifadeyle kapıyı açtı. Zikrullah değişik bir adamdı, nerede nasıl davranması gerektiğine dair mimikler geliştirirdi. Fatih’in merdümgiriz delikanlısı, kafenin ambiyansıyla Fransızlaştı. Masaya oturup garsonu çağırdı. Kötü aksanlı Fransızcasıyla bir bardak kahve sipariş etti. Garson birkaç dakika sonra “buyurun efendim!” diyerek kahvesini koydu. Zikrullah Efendi İstanbul’da Türk muamelesi görmenin bozukluğuyla “merci” diyerek garsonu gönderdi.

Kafe dolup taşmaya, anlamadığı dillerde kahkahalarla inlemeye başladı. Canı biraz sıkılmıştı, masanın üzerinde duran dergiyi aldı ve ilk sayfadaki bitmiş Cihan Harbi’ne dair gayet sıkıcı haberi pek tabi bir ilgiyle okumaya başladı. Bir yandan da öteki masadaki güzel hanımın konuştuğu bozuk Türkçeyi dinliyordu. Kafasını çevirip kadının kendisini görmediğine emin olduktan sonra masadaki insanları süzdü. Fötr şapkalı Levanten beylerin masası hiç dikkatini çekmedi. Bozuk Türkçesiyle konuşan kadının bacaklarına bakmaya başladı. Bugünün nimeti anne duası almak değildi anlaşılan. Fatih’te hiçbir zaman rastlayamayacağı bacaklara bakarken kendinden o kadar geçmişti ki sırtına dokunulunca “Allah!” diyerek yerinden sıçradı. Sırtına dokunan geçen haftalarda tanıştığı Aleksi ve Agop idi. Zikrullah irkilerek çıkardığı nidayla ahalinin ona bakmasına sebep olmuştu. Arkadaşlarıyla selamlaşıp sandalyesine oturdu. “Korkuttunuz yahu!” dedi, rahatlamanın vermiş olduğu yarım ağız gülümsemeyle. Aleksi Rum olandı. Üzerinde Zikrullah’ın takım elbisesinden daha iyi bir giysi vardı. Ağzındaki karanfili çıkarıp, “Sizin şu Barbarosa bile böyle bakmıyordu denizlere Ziko, ecnebi bacağı görünce şekilden şekle girersin bre!” dedi ve kahkahayı bastı. Zikrullah da gülümseyerek “bir şeyler içmez misiniz oturmaya mı geldiniz?” dedi. Agop “ Aslında seni görünce girdik içeri, sen de gelirsen bir kayık kiralayalım da demlenelim dedik. Sen ne dersin?” diye sordu.

Zikrullah’a yeni bir şey olsun da ne olursa olsundu. Bir an sarhoş olup gece eve döndüğünde beybabasına bu durumu nasıl izah edeceğini düşündü. Ardından ısrarların üzerine “Haydi o zaman gidelim!” dedi.

Hesabı ödeyip kalktıktan sonra, Karaköy’e doğru yürümeye başladılar. Buraları pek bilmediği için Agop ve Aleksi’nin yolunu takip ediyordu. Birkaç saat evvel camiden çıkan insanların arasında koşuşturan Zikrullah bu değildi. Kendi mahallesinde bile bu kadar emin yürümüyordu. İngiliz askerlerinin nöbet değişimi sırasında Aleksi Zikrullah’ın koluna girdi. “Sence İngilizler ne zamana kadar burada kalacak Ziko?” Soruyu duyunca askerlere doğru baktı ve “Bilmem, belki de hiç gitmezler. Muhabir gibi sorarsın. Ben pek ilgilenmiyorum bu konuyla” diyerek kestirdi. İdari binaların olduğu caddeye gelmişlerdi biraz yürüdükten sonra. Dergilerde gördüğü Londra gibiydi cadde. Bir an bunları düşündükten sonra nihayet sahile inmişlerdi. Kayıkhanenin sahibi Serkis’le Agop konuştu ve bir kayık kiraladılar. Kayığın halatı yirmi metre kadardı. Yirmi metre açıldıktan sonra Serkis bağırarak demiri denize atmalarını söyledi. Demirlediler ve Aleksi’nin paltosundan çıkardığı viskiyi içmeye başladılar. Konular değiştikçe Zikrullah geri eve nasıl döneceğini unuttu. Kadınlardan, geçmişten, okudukları dergiden savaşa kadar her türlü şeyi konuşuyorlardı. Güneş çoktan batmış ay Üsküdar taraflarından doğup tepelerine dikilmişti. Serkis “Beyzadeler, kıyıya dönme vaktidir. Boğaza batmak istemiyorsanız geri dönün!” dedi homurdanarak. Demiri çekip kıyıya kürek çektiler. Hepsi sarhoştu, Zikrullah kıyıya çıkayım derken az kalsın denize düşüyordu. Neyse ki kayıkçı herkesi sağ salim indirmeyi başardı. O sıra da homurdanması da artıyordu. “Zor izin alıyorum İngiliz zabıtlardan. Gemileri demirliyorlar bu sularda sizin gibi ayyaşların ne işi olur gece vakti!” Agop Serkis’in dudaklarına işaret parmağını bastırdı ve Galata’ya doğru yokuş yürümeye başladılar. “Yahu Zikrullah, nasıl döneceksin bu saatte evine?” Zikrullah bunca şeyden sonra eve pek dönmeye hevesli değilim zaten dönemem dedi kahkaha atarak. Birinizde kalıp sabah evime gitsem nasıl olur diye sordu. Aleksi ve Agop bir süre sessizce bakıştıktan sonra Agop’un Pera’daki evine doğru yürümeye başladılar. Birkaç kere denetlendiler. Neyse ki geceyi nezarethanede değil Agop’un turşudan hallice kokan dairesinde geçirdiler.

Zikrullah müthiş bir baş ağrısıyla uyandığında Agop karşısındaki kanepede kitap okuyordu. Piposundan çıkan duman Zikrullah’ın boğazını yaktı. Geceden kalan susuzluğun üzerine sürahideki tüm suyu bitirdikten sonra Aleksi’nin nerede olduğunu sordu. Babasının atölyesinde diye yanıtladı Agop. Sesindeki tını neredeyse kalk git diyecek gibiydi. Zikrullah normalde yüzsüz bir insandı. Kendisinin de bildiği bu huyu bile Agop’un değişik tonlamasına katlanamadı. “Madem öyle, ben de kalkayım Agop. Evini açtın teşekkür ederim!” diyerek kanepeden doğruldu zor bela ayağa kalktı. Buraya en yakın fayton ahırının nerede olduğunu öğrendikten sonra evden ayrıldı. Üstü başı temiz mi diye baktıktan sonra fesini taktı. Anne babası Zikrullah’ın gece eve gelmemesine alışkındı. Geri döndüğünde Mehmet ile tavlaya takıldım sonra da gelmedim diyerek kurtulabilirdi. Burada bir yerde daktilo işi bulabilir miyim diyerek işlek caddelerde dolaşmaya başladı. Birkaç yerden reddedilerek çıktıktan sonra umudunu yitirdi. Dün uğradığı Fransız kafeye tekrar girdi. Kalabalıklaşmadan kalkarım diyerek bir kahve söyledi. İki gündür yaşadığı ve gördüğü şeyleri düşünüyordu kahvesini yudumlarken. İşgal yıllarını, kadınları, Alafranga Tiyatro’nun camındaki temsil afişlerini, beybabasını… Annesinden sonra evini, Fatih’i, savaştan dönemeyen arkadaşlarını…

Biraz daha başıboş oturduktan sonra hesabı ödedi ve kafeden ayrıldı.

Eve dönüş yolunda hayatı boyunca tanışmadığı sorulardan mütevellit rahatsızlık duymaya başladı. Gördüğü her şey, Zikrullah’ın zihninde yeni birer boşluk açıyor; her boşluğu da hemen kendi fikirleri doğrultusunda kapatmaya çalışıyordu. Yaşadığı semtin Pera’nın aksine daha mutaassıp olduğunu düşündüğünde elbette hemen cevaplıyor, sorunun kökenine iniyor adeta sosyologmuşçasına cevaplar veriyordu. Ya İşgal? Ya İngilizler? Osmanlı’nın artık bir taht ve saraydan ibaret olduğu? Bunların hepsi yanıtlanmamış ve bir süre daha yanıtlanmayacak sorular olarak kalmıştı ve de kalacaktı. Bunların düşüncesi bile Zikrullah’ın zihninde büyük boşluklar açmaya sebep olmuştu.
Pera’dan bindiği fayton biraz ilerledikten sonra İngiliz askerler tarafından çevrildi. Sorulan sorulara verdiği cevaplardan zaten Mustafa Kemal’in adamı olmadığı aşikardı. Bunu kendi de biliyordu. Askerler gerekli vesikaları denetledikten sonra faytonun devam etmesine müsaade ettiler. Zikrullah yol boyunca sorular sormaya ve peyderpey boşluklar yaratmaya devam etti. Nihayet evinin sokağına vardı. Faytondan inip kaldırıma ayak bastığı anda sanki büyük bir boşluğun içine gömülmüştü. Gömüldüğü yer tam olarak Fatih’ti. Alkolden iz var mı diye nefesini kontrol etti. Kapıyı tıklattığında kız kardeşi Mahmure karşıladı onu. “Ağabey, dünden beri neredesin? Bu annemle beybabamın senden çektiği zulüm nedir! Yazık cidden hallerine acıyorum, bari haber salsaydın!”
Kapıdan girmesine izin vermeden sorular sormaya devam ediyordu Mahmure. Zikrullah ise vaveylayı koparmak üzere olan kız kardeşinin sözünü keserek “Kafi Mahmure! Mehmetlerdeydim, tavlaya daldım geldim işte. Ölmediniz ya!”
Annesi merdivenlerden inerken Zikrullah ile karşılaştı. “Ortalık zabıt, asker dolu be hey uslanmaz! Sana bir şey olmasını geçtim beybabandan da mı çekinmezsin! Nicedir oturup hasbıhal etmişliğiniz…” Zikrullah annesinin huyunu bildiğinden elini öptü ve “Tamam anacığım, validem, gülbahçesindeki gülüm! Affını dilerim. Benim biraz ıstırahat etmem gerekiyor. Babam gelmeden kaldır beni tamam mı?” dedi. Annesi elini kurtardıktan sonra “Sanki başımıza Vahdettin! Kaldırırım hünkarım!”

Annesinin kinayeleri bile hiç anlamadığı siyasetten idi.Üstünü başını çıkarıp yatağına uzandı. İçinde oluşan boşlukların her biri neredeyse bir İngiliz gemisi kadardı. İçindeki düşman, İngilizlerden bile büyüktü. İçindeki düşman Zikrullah’ın umarsızlığıydı.

Düşündükçe uykusu kaçıyordu. En son, ekseriya, yaptığı şeyi yaparak -düşünmeyerek- uyumaya karar verdi. Yavaş yavaş devlet meseleleri kaybolurken aklına Frenk kafesinde gördüğü bozuk Türkçeli kadın geldi. Bacakları, elleri, saçları, boynu, kahkahaları… Hayalinde kadını soyuyordu. Gittikçe daha da cüret ederek en derinlere, avret yerlerine… Önce elbisesini soydu sonra eteğinin kopçasını açtı. Dantelli çorabını sıyırırken bacaklarını öpüyordu. İç çamaşırını çıkarmak için sabırsızlanıyordu. Külotunu sıyırdığında ise karşısına kocaman bir boşluk çıkıyordu. Boşluğa karışıyor, Boğaz’ın sularında boğuluyordu. Kapının çalınmasıyla irkilip uyandı. Annesi kapıdan bakıyordu. Yüzünün yarısı koridordan gelen ışıkla parlıyor diğer yarısı ise kendi odasının karanlığında meçhule karışıyordu. “Namaz bitmiştir, baban birazdan gelir.” Annesi odadan çıkarken kapıyı kapatmamıştı. Zikrullah rahatsızlık duyardı. Kapının mutlak surette kapalı olması şarttı. Bundan dolayı yataktan kalktı, üzerini değiştirdi ve aşağı babasını beklemeye indi. Annesi ve kız kardeşi mutfakta eskiden yediklerinin aksine daha az etli ve sebzeli yemekler yaparken Zikrullah da yemek masasında oturmuş biraz sonra gelecek babasını ve ahir zamana kadar sürecek olan nasihatlarını bekliyordu. Babasının huyunu bildiği için bu sefer konuyu siyasete bağlarsa kendisinin ne kadar boş beleş biri olduğu gerçeğini duymazdı. Birkaç dakika sonra babası nihayet gelmişti. Ceketini asar asmaz odaya girdi. ” Oh oh, Zikrullah Efendi! İngiliz generallerle mi toplantıdaydınız yahut Vahdettin Hünkarlarına akıl sunup istişare mi ediyordunuz!”
Zikrullah babasından her zaman çekinirdi. Gözlerini fesine dikerek “Mehmetlerdeydim Beybabacığım. Tavla oynuyorduk muhabbete dalmışız saatin kaç olduğunu fark etmemişim. Hal böyle olunca salmadılar beni ben de onlarda kaldım. Umarım size namüsait bir kusur gelmemiştir.”

Babası Besim Efendi, Zikrullah’ın ve annesinin konumlandırdığı yerden uzak gayet sıcakkanlı birisiydi. Masmavi gözlerinin altında biriken torbaların ve kudretli vücudunun yarattığı yanılgı da olabilirdi. Zikrullah’ın yanındaki sandalyeye oturduktan sonra “Bir dahaki sefere Mehmet bize gelsin evladım.” dedi.  Biraz vakit geçtikten sonra annesinin yaptığı yemekleri büyük bir sükunet içinde yediler. Zikrullah, ekseriya, yalan söylerdi. Ancak bu sabah ve ya dün gece gözaltına alınsaydı nasıl izahat verebileceğini düşünüyordu. Yemeğini yerken içten içe yarattığı boşluk da onu yiyordu. Çok keyifli bir gece geçirmesinin aksine yaşadığı şey pişmanlıktan ziyade mutsuzluktu. Umarsızlığın fark edildiği an benliğinde açılan kapanması zor boşluklar ve yarattığı boşluklar… Yemeğini bitirdikten sonra odasına çıktı. Birkaç sene kaldığı Paris’i düşündü durdu. Harp başlamasaydı belki de zengin bir tüccar olacaktı. Kaçmak mecburiyetinde hissettiği durumlar yaşanmasaydı belki de farklı olacaktı. Yatağına uzandı tekrar tekrar düşünmeye başladı. Önce Paris’i sonra Fatihi. Pera’yı, Levantenleri, savaşı, kadınları, dantel çorapları, İngiliz gemilerini, kayıkçı Serkis’i, Alafranga Tiyatro’nun camındaki temsil afişlerini… Zikrullah peyderpey yaşadığı hayatla kimliğini bulmuştu ancak umarsızlığı ile de bu kimliğe hapsolmuştu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s