Toplumsal Cinsiyet – Elif Boyvadoğlu

Cinsiyet denilince akla gelen ilk olarak kadın ve erkeklerin biyolojik farklılıkları oluyor. Kadın ve erkeğin cinsel organlarındaki ve üreme organlarındaki farklılığın evrenselliğini hepimiz kabul ediyoruz. Aynı zamanda kadın ve erkek birer sosyal varlıklardır. Doğdukları andan itibaren bulundukları coğrafya, sınıf, zaman, kentsellik ve kırsallık gibi çeşitli etkenler onların yaşama biçimlerinin şekillendirilmesinde çok büyük rol oynar.

Kadın ve erkek için uygun görülen bazı nitelikler vardır: Cesaret, güç, öz güven gibi nitelikler erkeklere; yumuşaklık, fedakarlık, çekingenlik gibi nitelikler ise kadınlara atfedilir. Bu nitelikler; cinsiyetin sadece anatomik ve hormonsal bir yapı tarafından belirlendiğini gösterir. Mesela, ‘’kadınlar anne oldukları için erkeklere göre daha yumuşaktır’’ denildiğini duymuşuzdur. Çünkü ‘’cinsiyet’’ ile ‘’biyolojinin’’ birbirine en kolay bağlanabileceği nokta ‘’annelik’’tir. Oysa bu düşüncenin tamamen başka bir türlü toplumsal niteliklere kaynaklık etmesi mümkündür. Bir kadın anne olduğu için daha ser, daha korumacı ve yırtıcı da olabilir. Bazı kültürlerde bunun örneklerine rastlayabiliriz. Aynı şekilde bazı toplumlar çocuk bakımını da topluluğun ortak işi olarak tanımlayıp, annelik ve babalık rollerini ‘’doğal’’ olarak kabul ettiğimizden çok daha farklı biçimlendirir. Örneğin, Avustralya yerlilerinde, ‘’annelik’’ ve ‘’babalık’’ temelde biyolojik olmayan özellikle toplumsal kavramlar olarak görülür.
Genel yaşantımızda kadın ve erkeği temsil eden özelliklere baktığımızda  duygu, doğa ve beden kadını; mantık, kültür ve akıl erkeği temsil eder ve inanılır ki; bu ikililiklerin sadece zıt kutupları göstermekle kalmayıp aynı zamanda ikililikler arasında bir hiyerarşinin varlığını da ima ettiğini gösterir. Söz gelimi, aklın bedenden üstün olduğu ve gelişen yapısıyla kültürün doğadan üstün olduğu varsayılır. Mantıklı ve nesnel olgular, duygusal ve öznel olanlardan daha fazla değer görür. (Aman! Ne güzel.) Buna bağlı olarak kadınların ve erkeklerin yaptıkları işlerin farklılaşmasının, bu farklı işlere farklı değerler yüklenmesi, yani cinsiyete dayalı iş bölümü, cinsiyet eşitsizliğinin temelini oluşturmuştur. Söz konusu çalışmak, iş, ilerlemek olunca aklıma gelen bir bilgiyi paylaşacağım. Bilimin erkek işi olarak kabul edilmmesi birçok kadın bilim insanı ve sanatçıyı tarih içerisinde görünmez kılmıştı. Örneğin, Einstein’in yolunu açan bilim kadınlarından Emilie du Chatelet, kendisine ‘’tek eksiği kadın olmak’’ diyen Voltaire’in ‘’sevgilisi’’ olarak bilinir. Diğer yandan fizik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Lise Meitner ise görünmez kılınan kadın fizikçilerden yalnızca biridir. Bu ‘’narin çiçekler’’ (!) neymiş de haberi yokmuş(!) kimsenin! Hıı ‘’narin çiçekler’’ demişken toplumun erkeklere yükledikleri rollerin bir parçası olarak kadınları ‘’koruma’’ anlayışları, bu içgüdüleri bizi kadınlara yönelik şiddete götürür. ‘’Kadınların iyiliği için’’, toplumsal karar ve kurallara uyulmasını sağlamanın temel aracını aslında şiddet olarak ortaya atabiliriz. Bir anlamda şiddet, kadını istenen biçime sokmanın bir aracı haline gelir. Bu bağlamda, kalıplaşmış yargıları yıkmak ve tüm alanlarda cinsiyet rollerine ilişkin algının değişmesini sağlamaya yönelik çalışmalar, ilerlemeler yada fikirler geçmişe nazaran artış gösterse de genel olarak baktığımızda cinsiyet eşitsizliği, hayatımızın her alanı ile ilişkilendirilmiş, içselleştirdiğimiz ve çeşitli argümanlarla meşrulaştırdığımız bir sorundur ve tüm bunların eğitime yansıması kaçınılmaz bir gerçektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s