Soru Yoran Beyinler – Miraç Meriç Ayal

Evde “sadece iki ay dersine girmedim, ne çok konu işlemiş” diye hayıflandığım Lineer Cebir sınavına çalışırken başım şişti. Baş şişmesi tabiri de tansiyon yükselmesini takip eden baş ağrısı sebebiyle türetilmiş sanırım. Biraz ara vereyim deyip YouTube’de komik videolar izlerken -ki tek başına iken çok az şey komiktir- YouTube’nin yazdığı önerme algoritması, takip etmekte olduğum ASMR – Jahrein – satranç kanallarından tüme vararak, bana Cemre Demirel diye burnundan konuşan, vaktiyle intihara meylettiği tahmin edilebilecek bir elemanın Descartes üzerine konuştuğu bir videoyu önerdi. Nasıl? Bilmiyorum. Öylesine bir açayım derken kendimi kaptırmışım. Fark ettim ki fikri olan insanları dinlemek çok zevkliymiş. Bir de kuzeni dinlerken alıyordum bu tadı her ne kadar bazı söyledikleri sinir bozuyor olsa da. Velhasıl benim başım şişti ise meraklısına biraz ikramım olacak. Bir fikri dinlemek neden bu kadar hoş geldi sorusuna cevap aramaya başladım. Zihnimizi çalıştırıp ona bir şeyler katarak bir yerlere varmak yerine şımarık bir orospu çocuğu olup, çükümüzle oynayıp yemek yemeyi seçiyoruz. Bu da bünyede bir açlık meydana getiriyor. Bu cümlelerin muhatabı vakti, parası, yetisi, imkanı olup da bunlara nankörlük eden başta ben ve benim gibilerdir. Kişinin en büyük cihadı kendiyledir diye bir ifade geldi birden aklıma ama neyse konuyla ilgisi yok. Eğer hayatınızı bencil, şımarık, tembel, depresif bir şekilde yaşıyorsanız beyniniz kafayı sıyırmamak için sizi o şekilde düşünüp inanmaya zorluyor. Ben de inanmakta olduğum İslam skalasının çok farklı bir şekilde dışarısında kaldığım için rasyonel bir metotla İslam felsefesinde yanlış olduğu kanaatine vardığım bir numune bulunca biraz rahatlamıştım açıkçası. Böylece yaşadığım tarzı meşrulaştıran hayatın bir anlamı yok, olmasına da gerek yok, varlığın ve kainatın kozmik bir kazadan ibaret olduğuna inanmak için yeterli malumata sahipken 1500 yıl önce gönderilmiş bir kitaba inanma yükümlülüğümüzün olmadığı ve hatta olmaması, yine de tanrı var ise bizden bir şey istemesine gerek olmadığı, peygamberlerin iyi birer politikacı olduğu, tanrı var ve de söylemek istedikleri varsa bunun için aracı olmasının gereksizliği, tek gerçeğin ben ve benim içgüdülerim olduğu, intihar etmememin gerekçesi olarak da evrimden miras kalan bir impulsun diktesi olduğu- şeklinde basitçe özetlenebilen bir değerler daha doğrusu değersizler kümesine inanmayı tercih etmiştim. Bir önceki yazımda da müslüman olmayanın cehenneme gitmesi ile ilgili mantıksal çelişkilerden bahsetmiştim. Böyle bir kıvam aldıktan sonra zaten İslam ile ilgili her şey gözünüze batıyor; Hz Muhammedin son peygamber olması, ondan öncekilerin Muhammed kadar başarılı olmaması… Bunun gibi birçok şey. Sahip olduğunuz argümana inanmamaya çalıştığınızda başarılı olma ihtimaliniz yüksektir. En başa dönelim. Cemre’nin “Niçin Ahlaklı Olmalıyım” adlı videosunu bulaşık yıkarken dinliyordum. Cemre iyinin ve kötünün din olmaksızın keyfi ve göreceli olacağını, evrensel ahlakı kabul ederekten, yine de ahlaki olanın hissedilebileceğini fakat temellendirilemeyeceğini; insanın rasyonel düşünce ile hayatın anlamı olduğuna aynı zamanda olmadığına da kanaat getirebileceğini çünkü metot her ne kadar kendi içinde çelişmeyen bir yol izlese de bilgilerin tümüne hakim olunmadığından aynı yolla farklı sonuçlara varılabilindiğini söylerken bende şimşekler çaktı. Aha lan dedim aranan kan bulundu. Matematik ile varılabilen sonuçların son derece somut ve ortada olduğuna fazlaca inandırılmışız. Atladığımız şey, sonuca varmak için kurduğumuz denklemde herhangi bir serbest değişkene yer olmadığı. Yani bütün etkenlerin bilinmesi zorunluluğu aksi takdirde farklı sonuçlara varılıyor. Hayatın anlamı üzerine yapılan bir hesapta matematiğin güvenilirliği evrenin tüm bilgisine hakim olma şartına başka bir deyiş ile imkansızına bağlıdır. Hayatımda ilk kez matematiğin “dolaylı olarak” acizliğine şahit olmak beni mutlu etti. Bir örnek vermek gerekirse: elemanın teki Tebbet suresinde geçen Lehep‘in kendini tanrının aracı diye satarak tüm zamanlara hitaben kitap oluşturan bir üçkâğıtçı için fazlaca spesifik ve sorgulanabilir bir veri olmasının haddi aşan bir cesaret olduğunu düşünmesinden sebep müslüman olur iken, Beşiktaş’ta iki bira içerken konusunu açan Çapalı arkadaşım -bize ne Lehep’ten- derken, tüm zamanlara kitap yolluyorsan böyle bir şeyden bahsetmezsin, tanrıyı kendisi için ültimatom, tehdit ve vaat aracı olarak kullanıyor gibisinden bir imada bulunmuştu. Yani aynı tabloya bakıp biri Fatih Sultan olurken öteki İstanbul; sen mi büyüksün ben mi? Ananı s*keceğim senin diyor. Neleri yapamayacak olduğunu bilmek mesuliyeti azalttığından rahatlatıcı bir durum. Meseleyi tanrının, dinin, peygamberliğin gereksizliği yapmak yerine bunların gerekliliği yapmak daha isabetli olabilir. Üç boyutlu uzayda aradığınız bir doğruya ulaşmak için yanlış olarak belirlediğiniz noktadan uzaklaşarak yön tayin edemezsiniz çünkü yanlışın her uzağı sizi doğruya yaklaştırmaz. Yalnızca büyük bir talihle nokta ile doğrunun oluşturduğu düzlemde doğru yöne savrulmanız gerekir. Uzun lafın kısası yanlışlardan pusula yapılmaz. Kimya, fizik gibi ilimlerde kullanışlı olabilir lakin bunlar kadar basit ve somut olmalıdır üzerinde durduğunuz mesele. Rasyonalitenin yine de en büyük paya sahip olduğunu belirtip güvenilirliği meselesini burada kapattıktan sonra biraz toparlayalım. Hayatın anlamı vardır diyen birinin tanrıya ve dine ihtiyacı olduğu çok açık. Yoktur diyen kişi de keza tanrıyı kullanabilir deist misali. Bu iki taban tabana zıt inanç arasındaki fark nedir? Bu fark zemine oturtulmuş bir ahlak inancıdır. Bir mananın olmadığına inanırken aynı zamanda bunun iyi şunun kötü olduğunu tayin etmek keyfidir. Bu keyfiliği tarihte iyi nedir e verilen cevapların çeşitliliğinde görebiliyoruz. Kimisi iyinin kişiye fayda saylaması gerektiğini kimisi sonucun önemsiz olup niyete bağlı olduğunu öteki eylemin herkese faydası olması gerektiğini söylüyor ama bunların hepsine aynı anda neden diye sorarsanız öne attıkları bu önermelerin havada kaldığını görürsünüz. Yani iyi ile kötü önceden kabul edilmiş bir doktrin olmadan tam olarak izah edilemiyor. Anlam var ise din de olmak zorunda. Demem o ki dinin zorunlu olması sağlam bir çıkış noktası. Hayatın anlamı olmadığına inanmak kişiye fayda sağlamayacaktır. Ve bu inancın gereği neden intihar etmemeliyim sorusuna maruz kalacaktır. Anlamsızlığa iman, bilimin ortaya koyduğu “nedenleri” arkasına alıyor. Bilimin üstesinde geldiği birçok problemin olması yanı sıra başka daha çok hadiseyi konu bile alamazken çok temel varlığın başlangıcı gibi bir suale de cevap bulmuş değil. Cevap bulmadığı gibi bilimin orospuluğunu yapan birtakım çevreler bunun bilimin uğraş alanına girmediğini -uğraş alanına girsin girmesin başka hadiselerde hunharca kullanılması bir yana- söylerken bu suale cevap olarak şu ana dek gözlenememiş paralel evren ‘paralel evren diyeceğine tanrı de işte, göremiyoruz duyamıyoruz’ gibi ve benzeri bir dünya sinir bozucu sözde her şeyi açıklayan kuramlar da var. Bu tür kuramları okuduktan sonra keşke seni okuyacağıma krem peynire tapıp kendimi s*kseydim diyorsunuz. Anlamın var olduğuna inanç,  en başta kendi varlığının idraki ile başlayan uzuncana bir yolculuk. Neyse ben yattım saat 3 olmuş a*k 7’de kalkmam lazım.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s