Zikrullah Efendi ve M1 Denizaltısı – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi’nin daha yirmili yaşlarındayken gittiği Fransa’ya dair hatırladığı ve yâd etmeye çalıştığı tek şey pek anlamasa da bir tiyatroya gidip büyük bir alakayla oyunu seyretmesi ve ardından gece yarılarına kadar müdavimi olduğu bir kafede arkadaşlarıyla oturup muhabbet etmeleriydi. Bu sebeple geçmişi yad edercesine, mütemadiyen her gün Pera’ya gider orada edindiği arkadaşlarıyla uzun uzadıya muhabbet ettikten sonra geceyi -eğer eve dönemeyecekse- bir ahbabında geçirir ertesi günü eve “Mehmetlerdeydim” bahanesiyle varırdı. Yine öyle bir gün, elleri cebinde Pera’da yürüyordu. Alafranga tiyatronun camına asılmış afişlere baktıktan sonra balık yemek için bir lokantaya gitti. Birkaç senedir, güzelim şehri ikiye ayıran boğazın suyuna karışan işgalci donanması yağından mıdır bilinmez, balıkların tadı kaçmıştı. Hal böyle olunca yediği balıktan hiç mi hiç zevk alamadı. Hesabı ödediği sırada annesinin bugün acaba ne pişirdiğini düşündü. Eve gitmek için çok güzel bir sebepti anne yemeği. Lokantadan çıkarken kötü yemeğin karşılığı olarak “iyi günler” bile demedi, değmezdi. Elleri cebinde sokaklarda dolanırken Agop’a rastladı. “Ne zamandır görünmüyorsun!” dedi Zikrullah. Agop sorgulanıyormuş gibi hissedince garip bir ses tonuyla “Evet öyle oldu, çalışmaktan pek zamanım kalmıyor eskisi gibi. Anlat Ziko, nasılsın?” dedi. Zikrullah Agop’un sorusunu kısa cevapladı ve Aleksi’yi sordu. Agop sanki Zikrullah biliyormuş gibi “Bilmiyor musun?” diyerek anlatmaya başladı. Aleksi bir ay önce ailesiyle beraber Amerika’ya göç etmiş, gittiğinden beri de hiç Agop’a yazmamış. Gitmesinin sebebi akrabalarıymış orada işler yolundaymış ve yaşam buraya nazaran çok daha iyiymiş. Agop da ailesini ikna ederse Amerika’ya gitmek istiyormuş. Zikrullah bu konuşmaların ardından pek de umursamadığı Amerika’yı düşündü hatta ileri giderek bu akşam eve gittiğinde ailesini Amerika’ya taşınmak için ikna etmeye bile çalışacaktı. Fakat kısa bir süre sonra vazgeçti, diyeceklerinin bir geri dönüşü olmayacağı açıktı. Zikrullah ve Agop konuşarak yürüyorlardı. Kadınlardan, Amerika’dan, İstanbul’dan bahsettiler. Agop evlenmek istediği kızın mezhebinden dolayı ailesiyle kavga ettiğinden bahsederken Zikrullah da bu yaşa gelip neden evlenmeyi hiç mi hiç düşünmediği düşünüyordu. Ara sıra Fransız askerlerinin koşturmacası arasında yürürlerken Zikrullah, Agop’un sesinden çok postal seslerini duyuyordu. Agop’un anlattıklarına ilgisini kaybederken sanki ilk kez asker görüyormuş gibi koşan Frenk askerlerine bakındı ve hepsinin birer Napolyonmuş edasında koştuklarını düşünerek içten içe güldü. Napolyon taklidi yapan Mağripli askerler olacak iş değildi doğrusu. Zikrullah Agop’un Karaköy’deki dükkanına gelmeden konuyu değiştirip nüktedanlık yapmak istedi. “Yahu, Agop hiç Mağripliden Napolyon olur mu? Bir kere kumaşında olmalı insanın Frenklik. Baksana şu askerlere hepsi güya Fransız.” Agop nezaketen gülümsedi ancak içinden sinsice laf dokundurası da yok değildi Zikrullah’a. “Konstantinopolis’i alan Fatih Sultan Mehmet gibi bir eda var daha doğrusu o Fransız askerlerde bence.” dedi Agop. Zikrullah bunun üzerine kahkahayı bastı. Biraz daha yürüdükten sonra Agop’un Karaköy’deki dükkanına geldiler. Zikrullah’ı içeri davet etti ve kahve ikram etti. Kahve içtikleri sırada Zikrullah’ın çok yüzeysel bildiği Napolyon’u anlatmaya başladı. Zikrullah sıkılmaya başlamıştı ve zamanı bahane edip Agop’a kahve ve sohbet için teşekkür ederek dükkandan ayrıldı. Pera’yı ve tarihi yarımadayı ayıran Galata Köprüsü’ne geldiğinde dirseklerini korkuluğa dayayıp geçenlerde Agop ve Aleksi ile alem yaptıkları sandalların oraya doğru bakındı. Orada daha önce olmayan bir denizaltının tüm heybetiyle sulara mıhlandığını gördü. Deniz hiç olmadığı kadar durgundu, sönük mavi yüzeyine yerleşmiş onlarca geminin dumanları gökyüzünü kapsıyordu. Üsküdar ve Kız Kulesi bu duman yığınları arasında ara ara yok oluyor rüzgar dumanları dağıtınca da beliriyorlardı. Bu denizaltı birkaç gündür duyduğu Britanya canavarı olabilirdi yanındaki adama dönüp denizaltıyı sordu. Geminin ismi ise M1 imiş ve burada İstanbul’un güvenliği için bulunuyormuş. Zikrullah ilk defa böyle bir şey görüyordu haliyle ve bu kadar büyük olabileceğini düşünememişti. Durgun sulara mıhlanmış dumanı tütmeyen denizaltının buram buram demir koktuğunu hissetti. Köprüden inerek yakından bakmak için kıyıya doğru yürüdü. İngiliz askerlerinin izin verdiği yere kadar gidebildi.  Denizaltına bakarken kendisini bu geminin kaptanı olarak hayal etmeye başladı. Eğer gemi onun olsaydı bütün dünyayı gezerdi ve tüm limanlara uğrardı. Aslında bu gemi olmasa da olurdu her hangi bir tekne ve ya trende pek ala iş görürdü. Bu düşüncelerin ardıdan bir faytona atlayıp evine gitti. Gökyüzü kızıllığını karanlığa bırakmış sokaklar ise yasemin kokuyordu. Pera’nın aksine Fatih daha temizdi ancak sessiz olması Zikrullah’ın en hoşlanmadığı durumdu. Yaşamakla ölmek arasında bir yerlerde sessizce ‘yaşayan’ Fatihliler bugün acaba ne yaptılar diye düşünürken fesini çıkardı ve kapıyı tıklattı. Annesi bir kaç dakika sonra kapıyı açınca da  büyük bir aceleyle yemek durumunu sordu ve doğruca masaya geçti. Mercimek çorbasının üzerinde tüten duman Zikrullah’ın yüzüne dokunuyordu. Çorbanın ardından pilav ve kuzu incik yedi. Laf arasında bugün yediği balıktan bahsedince annesinin yüzü düştü. Tüm aile güzel bir yemek yemenin verdiği mutlulukla oturma odasında koltuklara kuruldular. Zikrullah ayıp olmasın diye biraz oturup kalkacaktı. Hep aynı akşamlardan bir farkı olmadığını hissedince tam kalkacaktı ki babası Zikrullah’la muhabbet etmediklerinden yakındı. Zikrullah odasına gidip uyumak yerine elbette oturup beybabasıyla muhabbet etmek zorundaydı. Yemek sonrası keyif kahvesini beklerlerken Besim Bey  ilk defa girizgah olarak Zikrullah’ın bir baltaya sap olamayışından değil ülkenin durumundan bahsetmeye başladı. Ülkenin durumunu dinlemek de pek matah bir şey olmasa bile en azından utanmıyordu babasına karşı. O kadar alıngandı ki sanki babası ülkenin durumunu Zikrullah’ın umursamazlığına bağlıyordu ve Zikrullah tüm bu muhabbetleri büyük bir savunma mekanizmasıyla dinliyordu. Annesi ve Mahmure odaya geldiler. Kız kardeşi tepsideki kahveleri dağıttıktan sonra solmuş koltuğun birine annesinin yanına kuruldu. Babası M1 denizaltısından bahsederken annesi söze karıştı. Büyük bir vaveyla kopararak İngilizlerden yakınmaya başladı. Yan konakta oturan Hafize Hanım’ın oğlunu nezarete atmışlar ve görüşmelerine bile izin vermiyorlarmış. Bu olayları dinlerken Hafize Hanım’ın oğlundan ziyade annesinin siyaset konuşması  Zikrullah’ı büyük bir şoka uğrattı. Annesi normalde yemek yapmak ve evi temizlemekten ibaret birisiydi. Böyle konularla ilgilenmeye başlamışsa bu işte bir bit yeniği vardı. Hayır, aslında yoktu. Böyle düşünmesinin sebebi gerçekten Zikrullah’ın iğne ucu kadar bile siyasetle alakasının olmamasıydı. Bunu kendisi de zaten söyler dururdu. Ona göre dünya siyasete bulaşacak ve bunun üzerine düşünecek kadar uzun değildi. En iyisi keyfini çıkarmaktı. Annesinin de arasıra söylediği gibi Zikrullah, kendisinin ‘ehlikeyf ve düşkün’ olması hususunda bir beis görmüyordu.  Babası kahvesinin son yudumunu aldıktan sonra Lloyd George diye birinden bahsetmeye başladı. Zikrullah babasının Lloyd George denen adamı nereden tanıyor olabileceğini düşündü. Lloyd George, denizaltı, Anadolu, Vahdettin, mütareke tüm bu sözler birer birer tekrara düşüyordu ve konu gittikçe Zikrullah’ı bayıyordu. Besim Efendi konuştukça Zikrullah konudan peyderpey uzaklaşıyordu ve Galata’da gördüğü M1 denizaltısıyla beraber babasının gözlerinin maviliğinden uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkıp hayalindeki dünyayı dolaşıyordu. Çanakkele’yi geçtikten sonra bütün Akdeniz limanlarına uğruyordu. Kadınlar, kafeler, kadınlar… Sonra Cebelitarık’ı geçip Amerikaya gidiyordu. Aleksi’nin yanında işe başlayabilirdi. Amerika’da güzel bir hayatı olabilirdi. Bir kez Fransa’ya gidebilmişti neden yine yurtdışına çıkamasındı ki? Zikrullah iç dünyasına girdikçe oturma odasından fiziken değil fakat ruhen uzaklaşıyordu. İlk önce sesleri duymamaya başladı sonra babasının yüzü kayboldu; kardeşi ve annesi de oturdukları koltuklarla beraber Zikrullah’ın yolculuğunda yok oldular. Zikrullah arasıra muhabbete odaklanmaya çalışıyordu ancak tekrar bu süreci yaşayıp ruhen uzaklaşması zor olmuyordu. O oturma odası ve Zikrullah’ın sıkıcı bulduğu o muhabbet, işgal altındaki İstanbul Sodom ve Gomore gibiydi. Geri dönüp muhabbete dahil olmak işten bile değildi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s