Zikrullah Efendi ve Kuvvacı Babası – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi sabah içinde büyük bir kırgınlık varmış gibi uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra evin içinde dolaşmaya başladı. Annesini göremeyince kesin mutfakta kahvaltı hazırlıyordur diye düşünerek mutfağın kapısına doğru yürümeye başladı. Bir an durup üstünün başının uygun olmadığını fark edince odasına tekrar çıkıp annesinin yeni yıkadığı kolalı gömleğini giyindi. Pantolon bulmak için dolabını alt üst edince içinde garip bir his oluştu. Yıllardır bu evde yaşıyordu ve bir kere bile dolabını, yatağını, odasını kendi toplamamıştı. Oysa Fransa’da kaldığı birkaç sene boyunca elbette düzenli değildi fakat gerektiğinde annesinin yaptığı işleri kendi başına hallediyordu. Dolabını toplamaya başladı. Bitirdikten sonra yatağını düzeltti ve bulduğu temiz kumaş pantolonu giyindi. Odası yaşadıkları konağa nazaran ufak bir odaydı ancak Zikrullah’a yetiyordu. Nihayetinde yatmadan yatmaya girdiği için alanın sıkışıklığı bir sorun değildi fakat odada büyük bir uyku havasızlığı vardı. Öyle ki annesi ne zaman odasına girse ilk camları açardı ve havasızlıktan başının ağrıdığını, Zikrullah’ın nasıl bu durumdan rahatsız olup olmadığını düşünürdü. Bazı zamanlar sinirlenir ve Zikrullah’ı gördüğü yerde de onu ifrit edecek kadar kızardı. Zikrullah camı açıp odayı havalandırdı ve birkaç lokma yemek için mutfağa doğru yürümeye başladı. Koridorun ucunda kız kardeşinin elinde bir sürü torba olduğunu görünce meraklandı ve sordu. Mahmure yakalanmış bir suç ortağı gibi tepki verince Zikrullah çok üzerinde durmadı ancak kafası biraz karıştı. Midesinden önemli değildi, bir an önce mutfağa gitmeliydi. Merdivenlerin başında mutfaktan gelen sesi anlamak için birkaç saniye duraksadı ancak hiçbir şey anlaşılmıyordu. Annesi ve babasının sesi olduğundan emindi ama babasının gündüz vakti evde ne işi vardı. Büyük bir merak içinde mutfağa doğru yürüdü, yaklaştıkça muhabbetin muhteviyatı peyderpey anlaşılır hale geliyordu. Mutfağın kapısının yanında durup bir müddet konuşulanları dinledi. Annesi babasına “muvaffak olursan ya da Allah korusun olamazsan bizim nasıl haberimiz olacak?” diye sorular soruyordu. Ses tonundan anlaşıldığı üzere annesi Nihal Hanım epey gergindi. “Mehmet limanın biraz ötesinde duracak askerlerin gelebileceği güzergâhı izleyecek. Muvaffak olduk ya da…” Besim Bey’in cümlesi birden kesildi. Zikrullah’ın merakı büyüyerek ürpertici bir sırra vakıf olacakken babasının susmasıyla beraber hayal kırıklığına dönüştü. İçerde annesi büyük bir ağıt kadar kederli ancak fısıltı kadar sessiz bir hıçkırıkla ağlıyordu. Mutfağa girmeye karar verdi, içeri girdiğinde annesi ve babasını sarılırken gördü. Kendisi aileden o kadar uzak biriydi ki bu tarz anlarla hiç karşılaşmamıştı. Annesi ve babasının birlikte yaşamaktan başka bir duyguda müşterek olabileceklerini düşünmemişti. Onları böyle görünce kalbindeki sıcaklık midesindeki isyanı bastırdı ve “baba, anne günaydın!” dedi. Zikrullah mutfağa girince annesi ve babası 28 yıldır gördüğü anne ve babasına dönüştü. Ağlama kesildi, sarılmanın arasına sanki Zikrullah’ın varlığı girdi ve ayrıldılar. Annesi kederli sesini düzeltmeye çalışırken bir şeyler geveledi ve nihayetinde “biz sen uyanmazsın öğleye kadar diye kahvaltımızı yaptık. Sana bir şeyler hazırlayayım da ye.” dedi. O sıra babası da Zikrullah’a arkasını döndü, caminin göründüğü pencereden dışarı bakarak sigarasını yaktı. Hava kapalıydı, babasının camdaki aksine bakarak yemeğini büyük bir iştahsızlıkla yedi. Boğazında biriken özlem artık kocaman bir yumruydu. Babasını ve annesini son kez görüyormuş gibi sürekli onlarla birlikte olmak istiyordu. Babası ezan okununca arkasını dönüp Nihal Hanım’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Tek duyduğu şey Mahmure’nin torbaları aşağı indirmesinin gerektiğini söylediğiydi. Zikrullah ters giden bir takım şeylerin varlığından haberdardı ve boğazındaki yumrunun izin verdiği kadarıyla “baba nereye gidiyorsun?” diyebildi. Zikrullah’ın boğulduğu merak yumrusu babasının “oğlum ağzında bir şey varken konuşma!” demesiyle beraber bir nebze rahatladı. Zikrullah eleştirilmekten hoşlanmazdı. Babası üstünü başını giyindikten sonra dış kapıya doğru yürümeye başladı. Mahmure’nin getirdiği torbaları arabanın arkasına yerleştirdi. Büyük ağaçların kapladığı bahçeden Zikrullahların yanına doğru konağı süzerek yürüdü. Zikrullah babasının yürüyüş sırasında insan kıyafetleri giymiş bir ağaç gibi göründüğünü düşünüyordu. Babası merdivenlerden çıkarak ailesinin yanına geldi. Zikrullah’a sarılarak “Bizim dükkandaki malları Anadolu’ya göndereceğim. Deyyuslar izin verse beraber giderdik oğlum.” dedi. Annesi o sırada boğazında tutamadığı hıçkırığı büyük bir gürültüyle ağlamaya dönüştürdü. Besim Bey kızına sarıldıktan sonra Nihal Hanım’a dönerek “sırası mı şimdi Nihal’im” dedi. Büyük bir sevgiyle gözyaşlarını sildi. Ellerinden tutarak alnından öptü ve kulağına eğilerek “Mustafa Kemal’e selamlarını iletirim.” dedi. Zikrullah Mustafa Kemal ismini duyunca şaşırdı. Babası Mustafa Kemal’e mi çalışıyordu? Yoksa, dükkanda ürettiği bakırları Mustafa Kemal mi sipariş etmişti? Bu sualleri soramadan babası son bir kez aile fertlerine sarıldı ve evden ayrıldı. Besim Bey at arabasına binerken Mahmure’yi yanına çağırdı. Mahmure döndüğünde yüzü sapsarı kesilmişti. Hiç mi hiçbir şey demeden eve girdi. Odasının kapısını peygamber gücüyle çarpmış olacak ki ses ta aşağıdan Zikrullah’ın oturup bahçeye baktığı merdivenlere kadar geldi. Annesi bulaşıkları yıkıyordu. Yüzünde büyük bir rahatlık vardı. İnançlı birinin dirayeti içerisinde işini hallediyordu. Zikrullah biraz daha oturduktan sonra eve girdi. Merdivenlerden çıkarken duvardaki aile fotoğrafının olduğu çerçevenin tozlandığı fark etti. Eliyle çerçevenin üstünü sildi sonra parmağındaki tozu başparmağıyla yuvarlayıp merdivenlere savurdu. Yere düşmeyen tozun pantolonuna geldiğini görünce de pantolonunu silkeledi. Büyük bir isteksizlikle odasına girip ceketini giyindi. Annesinin yanına uğrayarak Pera’ya gideceğinin haberini verdi. Annesi erken gelmesi için uyardı. Evden çıkıp camiden ayrılan cemaatin arasından at arabası ahırına doğru yürümeye başladı. Camiden çıkan insanların yüzlerine bakıp ağır ağır hedefine doğru gidiyordu. Babasının Mehmet’ten bahsettiğini hatırlayınca aile dostları Mehmet’ten başka kim olabilir ki diye düşününce durdu. Cemaatin selamlarını cevaplarken beynini meşgul eden şey tam olarak babası, Mehmet ve Mustafa Kemal idi. Mehmetlerin evi at arabası ahırının oradaydı hızlanarak yürümeye başladı. Camiden çıkan mümin seslerinin azalarak kaybolduğu köşeye geldiğinde at arabası ahırının önünde İngiliz askerlerinin bağrıştıklarını gördü. Babasının bindiği at arabasının etrafını mı sarmışlardı yoksa diyerek koşmaya başladı. Birkaç el silah sesi duyunca korkuyla kendini yere attı. Askerlerden görünmüyordu ki arabadakinin kim olduğu. Ayağa kakıp koşmaya devam etti. Tam askerlerin arasına dalıp babası sandığı adamın yanına varacaktı ki birkaç el silah daha sıkıldı. Dizleri titriyordu, gözleri karardı. Yere yığılırken bir askerin ona doğru yürüdüğünü gördü. Silahı doğrultarak bir şeyler söylemeğe başlayan asker yanlış anlamıyorsa “buraya giremezsin, uzak dur” diyordu. Zikrullah korktu, ellerinden destek alarak yavaş yavaş doğruldu. Asker de uzaklaşınca o titremeyle Mehmetlerin kapısına kadar gidebildi. Kapıyı tıklatacaktı. Daha elini kaldırıp kapıyı tıklatmadan koca konağın kapısı cılız bir gıcırtı çıkararak içerden açıldı. Çıkan babasıydı. Besim Bey büyük bir çeviklikle Zikrullah’ı yakasından tutup içeri aldı. “Oğlum sen ne yapıyorsun burada!” diyerek bağırmaya başladı. Zikrullah hıçkıra hıçkıra ağlayarak “Mustafa Kemal’e çalıştığını biliyorum baba!” diyebildi. Mehmet o sırada bir bardak suyla yanlarına geldi, Zikrullah’ın kafasını doğrultup suyu içirdi. Besim Bey Mustafa Kemal ismini duyunca kızardı ve koltuğa Zikrulah’ın yanına oturdu. Nutku tutulmuştu. Zikrullah suyu bitirir bitirmez “bir şey söylesene baba! Nereye gidiyorsun? Anadolu’ya nasıl geçeceksin? Baba başına bir hal gelir geçirtmezler seni Anadolu’ya!” diyerek oturduğu koltuktan kalktı. İki eliyle saçlarını yoluyordu. Sözlerini tekrar ede ede salonun etrafında tur atmaya başladı. Babası “gel otur buraya!” diye bağırınca da birden mahzunlaştı ve oturdu. Bir bardak daha su içti tamamıyla kendine geldiğini belirterek biraz evvel sorduğu soruları gayet ciddi bir şekilde tekrarladı. Besim Bey halıya bakıyordu. Kanepenin ucuna doğru oturdu ve ellerini birleştirip Mustafa Kemal’e çalıştığını anlatmaya başladı. Zikrullah daha sabah, mutfağın kapısından işitemediği sırrın böylesine tehlikeli bir görev olduğunu öğrenince afalladı. Babası konuştukça Zikrullah rahatlıyordu. İçindeki devlet meselelerine, işgal yıllarına karşı duyduğu umursamazlık kayboluyor yerini büyük bir durgunluğa bırakıyordu. Nihayetinde öğrenmek istediğini öğrenmişti, babasına veda edip konaktan ayrıldı. Pera’ya gideceğini hatırlamadı bile. Biraz sonra evine vardı ve kapıyı tıklattı. Kapı çabucak annesi tarafından açıldı. Zikrullah’ı karşısında gören Nihal Hanım şaşkınlığını gizleyemeden “Pera’ya gitmiyor muydun sen?” diye sordu. “Babamın yanından geliyorum anne. Her şeyi öğrendim. Çabucak hazırlanın yarın gün doğmadan babamın ayarladığı arabaya binip Bursa’ya gidiyoruz!” dedi. Annesinin evhamlı çehresi birden tanıdık bir dostu görmüşçesine rahatladı. Gözlerinin içi gülmeye başladı ve “biz de hazırlanıyorduk zaten gel yardım et” dedi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s