Burak Ertürk – Atışma

Vur

Vur ki çatlasın ar damarın

Fışkırsın zehrin aktığı yerden ahın

Ben ki cennete mal olmuş bir kurbanım

Sabbahdır benim mesihim, Alamutdadır benim aklım

 

Kul buyurmak ister, kendine aşık

Sureti harap olmuş, muharebeye bağışık

Akıbeti bilinmez, kendi halinde bir kaçık

Yüzer Hakk’ın engin denizlerinde

Vaadedilmiş toprakların irin akan nehirlerinde

Hakikat zehir olur bünyesinde

Kanını tadmayan bizden değildir

 

Terbiyedir acizin korktuğu keski

Sindirir sefilin yersiz cürretini

Vücut bulduğu etin üstünde

Tadarken kendi tatlı zehrini

Çehresinin ardına kör

Af dilenmekten yoksun nankör

Hudutun içinde nedir bu haşmet?

Varlığın yolsuzlara delalet

Uğruna çarpıştığın erek

Yaradana karşı bir dalalet

 

Dilin dönmez kudreti etmeye tezahür

Kafir dilin ardında ki kifayetsiz özür

Ulur it, duyulduğunda zikir

Vakti gelmiştir artık biat edenin

Adem’e karşı duran korkusuz cahil

Bilmez secdin ulvi rehavetini

Kendi suretiyle çarpıtılmış

Yalan davanın adi müvekkili

 

Reklamlar

Miraç Meric Ayal – Gidiyorum

Güneşten evvel duyulur çağrının sesi.
İrkilir bozuk süt, bu da neyin nesi?
Üstümde şeytanın sıcak hırkası,
Önümde ölümün sisli perdesi var.

Zamana atlar, gideriz gün gün.
Göğsümde çalar saat, atıyor her gün.
Beyaz bayrak ümit, hayallere dargın,
Ensemde Azrail endişesi var.

Bu sesler bir babanın ahı.
Şimdi pişmanlığın bestesini yaz.
Sırtımda yılların birikmiş günahı,
Avuçlarımda iki rekat namaz.

Daralan yuvada kıbleye doğru,
Şöyle uzanayım açıkken makber.
Bir tövbe yolladım arşa doğru,
Her gün duyuyoruz Allah’u ekber.

Tahta kundaktan tekrar doğacağım.
Ağlama anam bunun mahşeri var.
Üstümdeki toprağı oyup doğrulacağım.
Peşimde yıprananların beşeri var.

İşte gidiyorum, gidiyorum dostlarım.
Gülüşümde bir acının nüktesi var.
Yıllar sizin, yollar sizin dostlarım.
Dudağımda bir sevginin ukdesi var.

Mirror, Mirror on the Wall – Deniz Cansu

This is the exact street where I saw her for the very first time. At first she seemed like an other arrogant, pretty girl. She was walking like the streets were made just for her to walk on. Steady, strong steps, straighten posture with no sign of a rush. Nothing more interesting than an everyday princess. But then we got closer and closer. She was not looking straight with an urge to judge like others. She was looking up all the time. Like she was expecting something to appear out of thin air. And her looks were curious, not powerful.

We came across. Then she saw me. Smiled at me too. Not a smile that says “hello,” but a smile that shows she knows. My deepest secrets, my inner demons and everything that keeps me up all night. I felt mixture of emotions including excitement, fear, and misery. But if it is necessary to give more specific name to that feeling, I was afraid, and I should have been afraid. I should have looked away. But I didn’t. And something magical happened. She talked with a clear but a gentle voice. “Don’t be sad.” said she “you couldn’t have changed a thing.” And that was it. I was shocked, my mouth was hanging, my eyes were huge. But she had lost her interest on me already like she just did not say the one thing that I could never. She kept walking while the ghosts of the past were haunting me. The time stopped for me and I deeply sunk into my thoughts.

The time started to flow again. She was still walking. But I couldn’t move. So I did the only thing I could. I watched her go. But this time she looked nothing like her first impression. Or I didn’t. Because she looked like an ordinary girl. Not beautiful, not arrogant. Just like a girl. A girl who was trying to blend in among the beauties she kept seeing. And then I knew. It wasn’t arrogance, not at all. Streets were made for her, indeed, just for her to walk on because she wanted to be “the streets,” and everything above them.

Önerdim Gitti – Burak Ertürk

Ben büyük bir fantezi hikayeleri hayranıyım. Gün içerisinde sağ elimde taşıdığım kılıcım ile yeri gelir Orta Dünya’nın yeşil tonları arasında dolaşırken, yeri gelir Metro’nun karanlık tünelleri içerisinde hayatta kalmak için hava filtresi aradığımı hayal ederim. Gerçekliğin gülünç ciddiliğini alan bu yöntem sayesinde çok yer gördüm ve gezdim. Birçok insanın hikayesini dinlerken birçoğunun kabını doldurdum. Bazen ise benimkini doldurmalarına izin verdim. Ateş başında çamur tadında bir cüce birası içtim, büyücüler ile büyü etiği üzerine tartıştım, kılıcımın tamir fiyatını kabartan bir demirci ile kavga ettim. Bunlara doyduğum da ise pılımı pırtımı toplayıp yeni bir diyara yol aldım. Bu yeni diyarda doldurduğum kabı, Witcher kitaplarını önereceğim size bu yazımda.

 

Ne okudum – Witcher 1-2-3-4 (Son Dilek – Kader Kılıcı – Elflerin Kanı-Nefret Çağı)

 

The-Witcher-3-.jpg

 

Kürelerin Birleşimi(Conjuction of Spheres) adlı olayın vuku bulmasının ardından doğacak olan büyü ve bunun beraberinde getirdiği büyülü yaratıklar dünyada bulunan Elf, İnsan ve Cüce gibi ırklara tehdit oluşturacaktır. Bu tehdidin üstesinden gelmek adına üretilecek olan Witcher adlı mutantlar, para karşılığı bu yaratıkları öldürmek için, kendi öğretileri The Path (Yol) adı altında göçebe yaratık avcıları olacaklardır. Kitabımız bu yaratık avcılarından biri olan Geralt of Rivia (Rivyalı Geralt), namı diğer Butcher of Blaviken’ın (Blaviken Kasabı), hikayesini konu almakta.

Kitabın yazarı Sapkowski, Game of Thrones yazarı George R. Martin ve Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı Tolkien gibi büyük isimlerin arasında anılmaya çoktan başlandı bile. Polonyalı yazarın kitabını asıl ünlü yapan şey CD Projeckt Red adlı firmanın aynı isimle çıkardığı oyun olsa da, yazmış olduğu külliyat ile beraber mükemmel bir iş başarmış olduğunu söyleyebilirim. Ki daha 3 kitabını okudum. Araştırma sonucunda öğrendiğime göre toplamda 8 kitap olduğundan bahsediliyor. Yani karnımı tıka basa doldurabileceğim bir dünya daha şeker!

Ayrıca onursal bahis olarak geçmek istediğim bir nokta ise Pegasus yayınlarının çeviri konusunda çıkarmış olduğu iş. Ellerinize sağlık yahu! Çok memnun kaldım Türkçe çeviriden.

 

Ne dinledim – Hey Douglas / Guilhem Desq

Popüler eleştirinin aksine hemen her alanda gerçekleşen modernleşme çabası her zaman için kötü olmuyor. Özellikle müzik alanında işin ehli insanlar bu işi daha da güzel yapıyorlar. Sizlere bahsedecek olduğum bu iki isim tam olarak dediğim tanıma uyuyorlar. İşinin ehli fakat çok adı şanı duyulmayan kimseler. Belki de kalitenin göstergelerinden biridir bu, kim bilir.

“VeYasin” isimli rapçi/prodüktörün elinden çıkma Hey! Douglas, underground evreninde adından sıkça bahsettiren bir isim. Peki Hey! Douglas’ın tam olarak başarısı nedir ki ünlü olmuş? Kült haline gelmiş ne kadar şarkı-türkü varsa yeniden yorumlamış kendileri. Hem de nasıl yorumlama. Hatta tam olarak şöyle bir yorumlama.

 

 

Elektronik müzik seversiniz sevmezsiniz orasını bilemem fakat başarılı olduğunu bahsederek yiğidi öldürüp hakkını vermek istiyorum. Hem ben de sevmezdim normalde. Ta ki Hey Douglas’a kadar.

Guilhem Desq ise tamamen ayrı bir konu. Hurdy gurdy isimli Orta Çağ’dan kalma antika bir müzik aleti kullanarak müziğini icra eden Guilhem, kendi işlerini YouTube üzerinden yayınlayan bir müzisyen. Enstrümanın kendisiyle özel olarak ilgilendiğimden ötürü kendilerini uzunca bir süredir takip ederim fakat bir süreliğine bakınmıyordum. Yakın zaman içerisinde çıkarmış olduğu yeni single ile kendini hatırlatmış oldu, ben de yazımda yer vermeden edemedim.

 

 

Ne izledim – House M.D

 

Aslında konseptine yıllardır aşina olduğumuz (veya maruz bırakıldığımız?) bir dizi bu. House adlı doktor ve üç kişilik ekibinin kendilerine gelen vakalar ile nasıl başa çıktığı üzerine gelişiyor olaylar. Türk versiyonu olan Doktorlar dizisinden farkı ise sırayla herkesin Ela karakterine aşık olmaması olduğunu söyleyebilirim. Sürekli bir melodrama içerisinde dönüp dolaşmaktan ziyade teknik bir ağız kullanılarak ilginç hastalıklar üzerinden bir devamlılık yaratılmış dizide. Tabii bundan ayrı olarak ilerleyen bir House hikayesi de mevcut.

tenor.gif

(Sekiz saniyeliğine umursadım, sonrasında dikkatım dağıldı)

Daha dördüncü sezonda olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki senaristler doktorun kendisi hakkında oldukça ağzı sıkılar. Karakteri tanıdıkça onun hakkında bir şeyler öğrenme isteğiniz artıyor fakat verilen bilgi birkaç kırıntıdan ibaret oluyor. Ki karakter ilgi çekici. Tam bir baş belası olmasına rağmen.

Hani sizi bilemiyorum ama ben House gibi tipler tanıdığım için hoşuma gitti kendileri. İşi üzerindeki yetkinliğinden ötürü kibirli olan ve duygusallığını göstermeyen tipleme. Üzerine travmatik bir yara ekleyin, fiziksel bir yara. Derinlerde yatan duygusallığın üzerine biraz gizemli bir hava eklediniz mi 2000 yılından sonraki tüm dizileri içine alan bir janra yaratmış oluyorsunuz! House ise bunlardan farklı değil. 2004’ten 2012’ye kadar süren bir diziden bahsediyoruz sonuçta.

housev5.gif

(House ve tek arkadaşı Dr. James Wilson. House burada “Sonlandırmadığın tek ilişki benle olan” diyor.)

Dizinin güzel yanlarından biri ise birkaç yan karakter o kadar güzel yedirilmiş ki diziye onları sürekli görmek istiyorsunuz. Fakat aynı House’da yapıldığı gibi onları veya onların hikayelerini anlatma konusunda yine eli sıkı davranılıyor. Sanırım bu şekilde devamlılığı sağlamayı amaçlamışlar. Başarmışlar da zira.

En başarılı medikal dramalardan biri sayılan House M.D, çerez olarak izlenebilecek bir dizi. Hem karakteri canlandıran Hugh Laurie, tek kişilik dev bir kadro gibi davranıyor. Sırf onu izlemek veya tanımıyorsanız tanışmak için gayet iyi bir fırsat. Şimdiden iyi seyirler dilerim efenim.

Büyük Balıkçıl Agah Efendi’nin Hatıratı – Nedret Aslankara

Agah Efendi, geri kalan hayatını, bir büyük balıkçıl kuşu olarak Rakım Bey’in yanına yerleşip çevreden elini eteğini çekmeye karar vermesinden uzunca bir zaman önce tanışmıştı bu genç adamla. Şimdi tek bacağı ile tünediği balıkçı kulübesinin köşesinde karşılaşmış, mavi gözlerinin meyus bakışlarına içerlemişti. Adı aklına gelmiyordu. En son görüşmeleri zihninde capcanlı tezahür etmiş, sohbetlerini kelimesi kelimesine hatırlamış olsa da adını koyamıyordu. İç çekti. O anları hatırlamakla kalmadı adeta yeniden yaşadı. Neredeydi en son görüşmeleri? Ne zaman idi? Yanlış hatırlamıyorsa Tahsin’in vurulmasından birkaç hafta önce İzmir’in küçük bir köyü olan Karpuzlu taraflarında istasyon gören bir kavak ağacının dallarındaydı.
Karşı dalda oturmuş bu gencin büyük ve geniş birer incir yaprağına benzer ellerinin ağzına götürdüğü küçük kıvılcımı hatırlıyordu Agah Efendi. “Tütün içmek ustalık ister, Agah” derdi. Bunun, atalarından kalma bir alışkanlık, bırakılmaması gereken bir gelenek olduğunu savunurdu. Onun için ağız ve ateşin buluşması müstesna bir önem taşıyordu. Ateşin zamanında onları terbiye ettiğinden bahseder, hatta bu yüzden Âdem ve Havva’dan gelen insan türünün aksine ne kadar güvenilir olduklarını sitemkâr bir şekilde anlatırdı. Agah efendi bu gencin bakışlarındaki maviliği ve servi ağacına benzer gövdesini süzdü zihninde. Görünüşünün, bu genç adamın içinde bulunduğu duruma arir bir ironi bahşettiğini düşündü. Bu uzun mavilik, gencin atalarının özgürce uçtuğu dağların zirvelerini andırıyordu, fakat bu, o kadar eskilerde kalmış bir yetiydi ki, genç adamın zirvelerde dolaşmak şuraya dursun oturdukları kavak ağacının dallarından dahi uçarak inmesine olanak yoktu.
Bunun üzerine Hezarfen’i hatırladı Agah Efendi. Galata’dan yapay kanatlarla atlayıp boğazı uçarak geçmiş, insanlar tarafından meczup ve tehlikeli kabul edilmiş bu fevkalbeşer türün umutlarına bir kıvılcım olsa da, korku tarihinin tekerrürüyle padişah tarafından Cezayir’e sürgün edilmiş, yani türünün insanlarla yakınlaşır yakınlaşmaz üstlerine yapıştırılmış korku ve sürgün politikasının bir kurbanı da kendisi olmuştu. Sonraları iyice sessizliğe gömüldüler, ne vaveylaları duyulur oldu ne şen şakrak kahkahaları. Adem ile Havva’nın dilini öğrenmelerinden bu yana dünyanın her yerinde benzer talihsizlikleri yaşadılar.
Agah efendi, ismini hatırlayamasa da bu gencin “ilk öğrenenler”in öncülerinden olmadığına emindi, lakin, gözlerinin bu açık mavi, eflatuna kaçan tonu soyunun ilklere dayandığına bir kanıt idi. Kaçıncı kuşak bir safkandı acaba? Üç mü, dört mü? Bu da lafügüzaf, kaç kuşak kalmışlardı ki… Agah’ın türü, bu gencin mensubu olduğu türü “ilk öğrenenler” olarak adlandırmıştı, ancak, farklı türlerin birbirlerini tarihleri ve siyasi ilişkilerinden ötürü farklı adlandırdıklarına şahit olmuştu. Kendisi insanlarla uzunca vakitler geçirdiğinden ötürü dillerine alışmış ve benimsemişti. İnsanların bu türe “yolcu” dediklerini duymuştu, bu yüzden kendisi de gence “yoldaş” diye hitap etmekte bir beis görmemişti.
İlk öğrenenler olarak adlandırılmalarının nedeni Adem ile Havva’nın dilini yani insan lisanını ilk öğrenenler olmalarıydı, lakin bu öğreti onların işine yaramaktan çok asimile olmalarına neden oldu. Çünkü yanında yaşadıkları şeylere benzeme eğilimleri onları günden güne daha da insanlaştırdı ve güçsüzleştirdi. Zamanla köleleştiler, sahiplenilip, alınıp satılabiliyorlardı. Hatta hatta altının en saf halinden olan kalpleri ve ateşten ruhları piyasada iyi bir yer edindiğinden ötürü avlanıyorlardı.
Bir toplum bilinci geliştirip palazlanamayacak kadar az sayıya mensup bu tür, ateşli silahların da yaygınlaşmasıyla daha büyük bir kırılma yaşadı ve hayatları ya av ya da köle olmak arasında iki seçenekten ibaret hale geldi. Artık bir odayı dahi dolduramayacak kadar az sayıda kalmışlardı… Neydi adı? Dilinin ucundaydı…
Gencin “Biz akraba sayılırız Agah, aynı namütenahi güç tarafından yoğrulduk.” dediğini hatırladı. Farklı yapılara, tarihlere ve atalara sahiptiler mamafih genç haklıydı. O dönemin şartları belki de hiçbir zaman olmadığı kadar yakın kılmıştı onları. Bunun yadsınamaz bir nedeni de sığınak olarak yerleştikleri topraktı. Asya’dan yola çıkmış ve Anadolu’yu karnı olarak bellemiş bu imparatorluk, farklı türlere olan toleransıyla bir çoğunu aynı çatı altına toplamıştı. 600 seneden fazla olmuş burayı vatan görmüşlerdi, korku ve kaçmakla geçirdikleri binlerce yıldan sonra burada nefes alabilmişlerdi. Tabii ki bu girift yapıya sahip çeşitlilik de Âdem oğullarının yaptığı her şeyin sonunun olduğunu kanıtlar şekilde çatlayıp parçalanmıştı. Türlerin içinde kimileri birbirlerini dost bellemişti kimileri de düşman, kimileri ise ilk öğrenenler gibi dost bildiklerinin altında yok olmuşlardı.
Agah geçmişi düşündükçe gencin ismini hatırlamaktan iyiden iyiye uzaklaştığını fark etti. Canhıraş görüntüsüyle köşedeki kaldırımda oturuşu ve dileniyor oluşu canını sıkmıştı fakat zevahiri koca beyaz bir kuş olduğundan ötürü kendini göstermenin pek akıllıca olmayacağına karar verdi. Yağmur da bastırmak üzereydi üstelik Rakım Bey’in evinde 35 dakikalık bir uçuş süresi de vardı. Arkasını döndü ve o koca kanatlarını var gücüyle savurarak bölgeden uzaklaştı.
Bir 20 dakika uçtuktan sonra Karpuzlu taraflarındaki istasyon üzerinden geçerken içi buruldu. Aşağıda seneler önce oturdukları kavak ağacı yerinde yeller esiyordu. Adı neydi gencin? Birden aklına geldi.
“Hey gidi Kamuran hey…” dedi içinden.
İstasyonun çatıdaki penceresinden içeri süzüldü, karanlıkta kahverengi fötrü, iç cepkeni ve bir gün bile yaşlanmamış o efsunkar çehresiyle bilindik Agah Efendi’ye dönüştü. Bir süredir kullanmadığı bu iki bacağıyla aksak aksak merdivenlerden inip istasyonun önündeki banka oturdu. Bir tütün yaktı. “Hey gidi Kamuran hey…” dedi.
“Kavaklar bile savrulmuş, ne çok zaman geçti.”

Sevgi, Barut ve Karanlık – Furkan Akbaş

Kimi en güzel zamanlar gençlik zamanıdır der, kimi içinde bulunduğumuz an, kimi bir şahsiyet yükleyerek biriyle geçirdiği zamanı güzel diye tabir eder, kimisi kendinden başka hiçbir şeyi düşünmediğin, büyük sorumluluklar üstlenmediğin, hayatın sadece güneş gören yüzünü görebildiğin zamanları dile getirir. Bir de hangi bastonunu kapmış yaşlıya, bu topraklarda hayatının yükünü sırtlamış yetişkin insana giderseniz gidin, kuşkusuz çoğu bu ihtimallerden birini kendine uygun bulacaktır. Şahsi düşünmek gerekirse: en güzel zamanlar hasretini duyduğumuz zamanlardır.  Bir daha geri gelmeyeceğini bildiğimiz zamanlar. Değerini, özlemini çekerken anladığımız o anlar, belki de hayatımızda başka hiçbir şeye değişmeyeceğimiz anlardır. İçimdeki boşluğun bir zamanlar renkli ve dolu olduğu zamanlar…

Hatırlıyorum, babamı kaybetmeden önce onunla birlikte muntazaman kumda oyun oynardık. Hatta bir gün hevesle kocaman bir kale yapmıştım, hala hatırlarım. Disneyland’in meşhur kulesi gibi gelirdi bana, hani şu filmlerin açılışında beliren gösterişli ve büyüleyici kale var ya! Babam bana onun başında “Aile bir kale gibidir. Duvarlarındaki her bir taş, ailenin kurulmasında bir emeği temsil eder. Sevgiyle örülür bu taşlar. Bazen o taşlara zarar gelir. Kalenin yıkılmasını isteyenler, zarar görmesini isteyenler olabilir. Fakat önemli olan bir bütün olarak o kaleyi savunmak ve açığı kapatmaktır. Aile budur. Her zaman bütün olarak birbirini kollar, destek olur.” demişti. Sesini hiç unutmam. Şimdi bakıyorum, o muhteşem surlar birer birer yıkılmış, her bir taş en ufak parçalarına ayrılmış, ailem dağılmış… Ailesini kaybetmiş bir insanın düşen bir kaleden farkı var mı?   

Bir kağıt nasıl yanar? Önce bir tetik gerekir ateşe vermek için. Dört bir köşesini çakmağınızla yaktığınızda önce yanan kısım siyaha dönüşür. Ardından kağıt yanarak yavaşça küçülmeye başlar. Bu sırada büzüşür, küçülür ve saniyeler sonra kağıdın yerinde kalan tek şey birkaç parça külden başka bir şey değildir. Dokunduğunuzda hemen parçalanır, ufalanır ve elinize yapışır. Bırakmaz sizi. Böyle bir yok oluş peşinizi kolay kolay bırakmaz. Temizlemek istersiniz. Kalıntılardan kurtulmak, kara lekelerden arınmak istersiniz. Elinizi silktiğinizde kalan son parçalar artık uçup gider. Sizi yer, bitirir. Birkaç parça bırakır. Ayağa kalkmak istersiniz. Devam etmek, ilerlemek. O parçaları silersiniz kendinizden. Ama o “kağıt” artık yoktur. Sadece bir zamanlar var olduğunu bilirsiniz. Küller gitmiştir, fakat o dolduramadığınız bembeyaz kağıdın içinizde var olduğunu inkar edemezsiniz. Alevler halinde bazen her şey üst üste gelip, yakıp, yıkıp geçip gitmiştir. Baruttan bir şerit gibi düşünün bunu. Sadece bir kıvılcım yeter ateşlemek için. Ardından yetişemeyeceğin bir hızda yanmaya başlar bütün dünyan.

Çocukluğum böyle geçip gitti. Şimdi büyüdüm, koskoca bir adam oldum ve düşünüyorum: ne kaldı elimde? Yıkılmış bir kale, küle dönen bir çocukluk… sönen ışıkların ardından içimi kaplayan karanlık, kalbimde zapt etmeye çalıştığım vahşi bir özlem… Keşke hiç batmasa güneş insanlar için, o ışık kaybolmasa. Karanlıkta sevgisiz kalmasak… ve savunmasız…

 

 

Ben – Miraç Meriç Ayal

4 duvar arkası yorganın altındayım

Soğuk bir gün sonra karanlık soluklarım

Sigaramın aydınlığında gizli kırıklıklarım

Yaşsız gözlerimde kurumuş oluklarım

 

Keşke var olmasam yada kuş olsam

Nesnelliğin için erimiş olsam

Hüzün olacak lanete maruz kalmadan

Kelebek olur çıkardım küçük larvadan

 

Muhabbetler şen, tebessümler yüzlerde zahir

Ben kendi evimde bile davetsiz misafir

Nazarlarında varlığım dahi olduğu için kahır

Muharebeleri kazanmakta içimdeki kafir

 

20 yıl sonra duydum da babam oldu

Yorgan altı seanslarıma ümit doğdu

Takdir edilmedim değil tabi babasının oğlu

Serseri bir yumruk sadece mideme doğru

 

Önümde boş bir kağıt ve zihnimin feryatları

Meymenetsiz kalemimle vücut bulur yankıları

Kişi dünyaya yalnız gelmez demiş birileri

Lakin bana eşlik eden tek kişi benim gibi

 

Etten kafes içeri yücedir ruhum

Seni duyan olmadı nicedir ruhum

Çok değil diyeceklerim tek hecedir ruhum

Bir melek öpecek seni ecedir ruhum

Eğer ki gün doğumuna şahit olursan

İnanma, onunda sonu gecedir ruhum

 

Demişti kahin sen ağlarsan kağıtlara

Loşlaşır renkler belirir peri bir suret

İsimsiz mezarın konu olursa ağıtlara

Gölgen karanlığa kavuşana dek dayanman zaruret