Mirror, Mirror on the Wall – Deniz Cansu

This is the exact street where I saw her for the very first time. At first she seemed like an other arrogant, pretty girl. She was walking like the streets were made just for her to walk on. Steady, strong steps, straighten posture with no sign of a rush. Nothing more interesting than an everyday princess. But then we got closer and closer. She was not looking straight with an urge to judge like others. She was looking up all the time. Like she was expecting something to appear out of thin air. And her looks were curious, not powerful.

We came across. Then she saw me. Smiled at me too. Not a smile that says “hello,” but a smile that shows she knows. My deepest secrets, my inner demons and everything that keeps me up all night. I felt mixture of emotions including excitement, fear, and misery. But if it is necessary to give more specific name to that feeling, I was afraid, and I should have been afraid. I should have looked away. But I didn’t. And something magical happened. She talked with a clear but a gentle voice. “Don’t be sad.” said she “you couldn’t have changed a thing.” And that was it. I was shocked, my mouth was hanging, my eyes were huge. But she had lost her interest on me already like she just did not say the one thing that I could never. She kept walking while the ghosts of the past were haunting me. The time stopped for me and I deeply sunk into my thoughts.

The time started to flow again. She was still walking. But I couldn’t move. So I did the only thing I could. I watched her go. But this time she looked nothing like her first impression. Or I didn’t. Because she looked like an ordinary girl. Not beautiful, not arrogant. Just like a girl. A girl who was trying to blend in among the beauties she kept seeing. And then I knew. It wasn’t arrogance, not at all. Streets were made for her, indeed, just for her to walk on because she wanted to be “the streets,” and everything above them.

Reklamlar

Feragat – Burak Ertürk

Düzelteyim derken mürekkebi aktı
Tarafların bilmediği bu yabancı paktı
Nezaket duvarlarının ardında bekleyen
İki dilin sessiz feryadı

Aciz bir arzu içindedir bedenim
Duvarlarımı sanrılar üstüne örerim
Uzaklardan gelene dek iznim
Kapının önünde çağrımı beklerim

Tevazu gösterince büyür oldu
Kuru toprağın kabuklu tohumu
Üzerine bereket yağmurları ektiğim
Bağrı açık üvey ruhum

Esintiye muhtaç diri bedenim
Cereyan altında kendime eğilirim
Ufku göremem zira
Efialtes’in ardından giderim

Teşhisi zordur içindeyken gafletin
Hayasızdır canım, marazlıdır etim
Cüretkar bir cahilin esareti altında
Bendimin kıyılarına doğru bir medcezir

Aşikar olanın olmaz izahati
Bayağı bir dilin elem veren kabahati
Vuku bulur aynı semanın altında
Gün ve gecenin ayrılmaz birlikteliği

Ben Ölmedim – Miraç Meriç Ayal

Eğnim yerde gözüm tavanda
Ardına kadar açmış
Utanarak düşünüyorum ana
Dünlerin bağrıştığı o anda
Yaşlarımı sakınmadan düşünüyorum

Günahkar doğmuş bir bebek
Mazeretsizim, sevapsız
Hakkı söylemeye mecalim
Geleceği düşünmeye takatim yok
Hesap soran insafsıza, cevapsız
Utanarak düşünüyorum

Başına iyi şeyler gelmeyen
Kötü biriyim artık
Cebi delik, pantolu yırtık
İpe sapa gelmeyen
Serseri bir siyahım
Git diye haykırırken sahip
Bomboş her yanım
Nefretimden aldığımda teselliyi
Ancak yanmıyor canım
Tahammül bırakmayan da benim
Utanarak özlüyorum ana
Söylemeye varmıyor dilim

Kim vurduya gitti dinim
Senin hataların benim
Senin kinin benim
Arşa çıkmış bedduaların
Uykusuzluğun, emeğin benim
Ağzımda sönük bir sigara
Utanarak düşünüyorum ana
Dünden yorgun düşmüş bedenim

Hepsini bilerek yaptım ana
Hiçbiri elimde değildi
Gözlerimi açtığımdan bu yana
Bir şekilde boynum eğildi
Borcum var bir caniye bir de sana
24 saat boğuk odamda
Ah o gözlerim seyirdi
Utanarak düşünüyorum ana
Hak ettiğin bu değildi

Ne sitemim ne umudum
Ne vatanım ne yurdum
En son gururumdan da oldum
Lanet olsun
Debelenmekten de yoruldum
Şuncacık yüreğim vardı ya
Tam da ordan vuruldum
Söylenirken babamı
Hıçkırırken seni duydum
Ya yalnızlıktan kudurdum
Ya da ben hep buydum
Utanarak düşünüyorum ana
Sanırım şeytana uydum

Sövmelerinizi işittim
Tokatınız yanağımda, hissettim
Çevrilen yüzünüz, unutmadım
Teriniz hatrımda
Acı çayınız damağımda
Utanarak düşünüyorum da ana
Ben ölmedim
Ama toprak oldum

Pera’ya Dönüş: Grantolli Ailesi – Yusuf Can Şengül

Grantolli ailesinin en genç ferdiydi Levi Osman. Mavi gözleri, ailesine o kara eylül akşamında terk ettikleri İstanbul’u ve boğazı hatırlatırdı. Bu şey daha doğrusu hatıradan ziyade bir boğulma duygusuydu; ailecek yaşadıkları travma ve kalp kırıklığı yıllar geçtikçe azalıyordu fakat Levi Osman’ın mavi gözleri kendisiyle beraber ağlama duvarı gibi anıtlaşarak büyüyordu. Osman göç eden ailenin Fransa’da doğmuş torunlarından biriydi bundan dolayı da İstanbul’da hiç bulunmamıştı. Sıradan bir yaz gecesiydi. Bütün Grantolliler koca bir masanın etrafında kurulmuş yemek yiyorlardı. Yıllar geçmesine rağmen Türk yemekleri aynı tadını muhafaza etmeyi başarabilmişti masada. Herkes sıradan bir huzurla yemeklerini yerken seksenli yaşlarından sonra yaşını saymayı bırakmış Rakel Grantolli, Levi Osman’ın babası olan Benyamin Yusuf ile Türkçe konuşmaya başladı. O sırada Levi Osman kulak kesilmişti fakat anladığı tek kelime İstanbul ve kendi adıydı. Konuşma çok uzun sürmedi, Rakel tüm masaya seslenerek Türkiye’ye taşınmak istediğini, kalmak isteyenlerin burada kalabileceğini ve yıllar önce terk etmek zorunda kaldıkları Grantolli binasını tekrar satın alabilme ihtimallerini anlattı. Uzun bir sessizlikten sonra başlayan curcunanın sonucunda büyük anne Rakel mutlu ayrılan taraf oldu. Levi Osman’ın okulundan dolayı Benyamin ve Suzan Paris’te kalacaklardı. Diğerleri ise yazdan yaza uğrayacaktı İstanbul’a. Anlaşılan, Rakel ile temelli İstanbul’a taşınacak ve ona bakacak kişi evlenmemiş tek oğlu Simon Zikrullah Grantolli olacaktı. Masa toparlandı, herkes evlerine döndü.

Birkaç akşam sonra Levi Osman büyük annesi Rakel’in evine tekrar uğradı. Grantolli binasının sahibi ile konuştuğunu ve para hususunda anlaştıklarını yani binayı tekrar alabileceklerini büyük annesine büyük bir heyecanla anlattı. Rakel’in gözlerinden akan yaşlar yüzündeki kırışıkların arasına sızıyordu. Çatlamış toprağı anımsatan yüzü, bahar yağmuru yemiş Çukurova gibiydi. Cebinden çıkardığı mendille tüm heyecanını siliverdi. Koltuğundan kalktı ve yatak odasında sakladığı fotoğrafları getirdi. Levi Osman daha önceden gördüğü fotoğrafları çok önemsemediğini fark etti ve büyük annesinin anlatmaya büyük bir heyecanla başladığı hikayeleri can kulağıyla dinlemeye koyuldu.

Rakel takım elbisesi ve fötr şapkasıyla gülümseyen bir adamın resmini öptü. “Büyük dedem Zikrullah Efendi, değil mi?”
“Evet oğlum, büyükdeden Zikrullah Yurdakul.”

Rakel Levi Osman’ın orada olduğunu unutmuş gibi anlamadığı Türkçe ile bir şeyler söylemeye başladı. Bir dostla konuşabilecek en güzel şey gibi duyuluyordu söyledikleri. Makamlı bir ağıt gibiydi ama naifti. Levi Osman dedesiyle alakalı sorular sormaya başlayınca Rakel anlatmaya başladı. Hüzünlü ağıt yerini çoşkulu sevişmeye bırakmıştı sanki. Zikrullah’ı ilk kez Paris’te okuduğu yıllarda bir kafede görmüş, Türk’e benzediği için yanına gidip İstanbul’dan olup olmadığını sormuş. Sonra da iki üç ay sürecek bir sohbeti başlatmışlar. Zikrullah da okuyormuş o sırada Paris’te. Bu iki İstanbullu bir türlü birbirlerine açılamamış zaten Zikrullah da Kurtuluş Savaşı’nı daha önceden hissetmiş gibi erken dönmüş ailesinin yanına.

“E, sonra büyük anne? Dedem ile nasıl evlendiniz o zaman?”

“1930’da döndüm İstanbula. O sıra üniversitede edebiyat öğretmenliği yapıyordum. Ara sıra Mustafa Kemal bizi Florya’daki makamına baloya davet ederdi. Bir gün yine Mustafa Kemal’den davet gelince güzelce hazırlandım ve Pera’dan kalkıp Florya’ya gittim. Birçok beyefendi kendi aralarında konuşuyorlardı ben de o sırada çalan müziği dinliyordum. Çok keyifli olurdu o balolar. Ah canım eski zamanlar ne güzeldi o Florya. Çok görmek istiyorum oraları.” Rakel bir kaç fotoğrafı çevirirken yardımcısına seslendi. “Kahve yapabilir misin?”

“E, sonra büyük anne? Dedem o sırada baloda mıydı?”

“Evet. Oradaydı. Beylerle konuşurken tanıdım dedeni. Üzerinde Ermeni malı olduğu belli olan çok şık bir frak vardı. Döndü arkasını ve bir an için göz göze geldik. Uzunca bakamadım gözlerine bilmiyorum içim dışım garip oldu. Kızardığımı hissedince de Paşa’dan müsaade isteyip terasa çıktım. İçim öyle deli doluydu ki keşke arkamdan gelse diye düşünüyordum. O da öyle hissetmiş olacak ki geldi de. Mehtap yerini tana bıraktı biz hala terastaydık. E tabi günler geçtikçe açıldık birbirimize evlenmeye karar verdik.  Ama bir müslüman bir yahudiyle nasıl evlensin! Babam çok sert bir adamdı. Paşanın bir sözüne baktı evladım. Evlendik.”

Levi Osman büyük annesinin sessiz sedasız akan gözyaşlarında boğuluyormuş gibi hissetti. Bu nasıl bir sevgi ve hürmet, anlayamazdı.  Zikrullah ve Rakel’in öyküsü kahve ile beraber bitti. Rakel anlattıkça kötü oluyordu en fazla bir kaç şey daha söyleyebilmişti. Zikrullah kırklı yaşlarının sonundayken kalp krizi sonucu ölmüştü. Üzerine ecnebilerin evleri yıkılmış yakılmış, Grantolliler İstanbul’dan kaçmak zorunda kalmışlardı. Bunca şeyin üzerine Pera’ya dönmek ve kendilerinin olan apartmanı almak istiyordu Rakel. En azından Aşiyan’a uğrar Zikrullah’ın mezarına içini dökerdi.

“Aşiyan boğaza bakar. Masmavi suların karşısında yatıyor deden.”

Rakel de Levi Osman’ın mavi gözlerinin karşısında yaşayan bir ölü gibiydi. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra ölmüş bir beden boğaz kadar mavi gözlerin karşısında anılarına kavuşmak istiyordu. Onlarca yıl sonra İstanbul’a taşınırsa ilk kez yaşayacaktı. En azından kocasının yanında yatmak onun en büyük hakkıydı.

Devinim – Burak Ertürk

Ağıt yakarken deliliğin dağlarında
Kamil oldu Pir’i divanında
Zaptı ziyan oldu şuur, sathı müdafa
Söylenir oldu nefs-i fukara

Bitap düştüm arşa karşın
Cürret ettim isyana, ruhum aşkın
Sesimi duyar mı içimdeki kafir?
Değdirmez mahremine belki de bakir
Aynı yolun yolcusu, daimi misafir
Yoksul olsa da fikri baki

Tanınmaz hudutu, gözlerden ırak
Kendi ülkesinde aciz bir çırak
Kırağı düşmüş bağına, dön de bir bak
Bereket ektiğin bu toprak
Saçları ağırmış yaşlı bir bunak

Ancak kendi kılıcım yaralar beni
Fikri bir mensup, fahri bir cani
Arşınlar dururum ama neden daima ileri?
Yoksa vardığım yer de mi beşeri?
Biat ederiz beyaza karşın
Örteriz ayıbımızı, buluruz taşkın
Fayda etmez aşındırdığın yılların
Suskun kalır şekilsiz kıvrımın
Harlayın ateşi, nihai kararım
Sonlansın kendi şekilsiz yarım

Canımı yakıyor hakikatin özü
Riyakar bedenin iradesiz sözü
Kaldırın beni, vaktim fani
Baksam bile gözlerim mani
Vecd ederim akıbetim belli
Fikri mevcudiyetim aşınmaya tabii

Local Host – Deniz Cansu

She was sitting in the comfort of her own room. She had this educational book she steadied on her belly to read and a soft classical music was on. A quiet evening with a setting sun view from the half-closed curtains. But then she felt something different, something wrong with her. She tried to ignore it since everything seemed fine but then a feeling of dry wetness covered her entire body. With a mild struggle, she got up from her couch and rushed to the big mirror that covered the part of her wardrobe.

There were bruises everywhere but not in a usual way.  They had this pattern starting from her neck down until her left hand in circles. It was like her body was trying to tell her a story by decaying in shapes. She traced them down one by one with her fingers. The bruises up her neck were just sizzling and gave her a bittersweet feeling but as she went down they started to ache like hell and this melancholy mixed with grief made her want to puke until she touched the last one. The last one was a bit fader than the rest already, and when she touched it, she felt nothing. Remembered nothing.

With a dumbfounded look on her eyes, she was trying to understand what was going on. She stood in front of the mirror for minutes until the unholy voice came. The radio which was in harmony with peaceful piano and violin notes started to make scratching sounds. In between them, a deep, dark pitch formed awful sentences. “It is time. It is bloody. You have one chance, use it wisely” it said. And then this immense pain had arrived like it had its cue.

Her legs were trembling, her breathtaking its sweet time to reach her lungs, without a care for her. She collapsed to the, now bloody floor. She was starting to understand what was happening now. She had this slight opportunity hurry but she couldn’t see straight enough to reach the phone. So she did the next best thing she could. She pushed. And pushed. Her body was stretching, ripping her apart. After an hour, she was screaming with her everything to give it one more go. Surprisingly, it worked too. The source of this bloodshed was right in front of her. A tiny, red, human and female like shape was on the floor. She straightened up as quickly as she can to hold her little baby girl. She was beautiful even under all those layers of blood and body parts. She looked like a sleeping angel.

Her tears were cleansing them both right now while she held her baby as tight as she can. She couldn’t be any happier. She had everything now. A long happy life awaited them. Long walks in the park, baking cookies in the middle of the night, first heartaches and little arguments about curfews. Everything was right. But as the sun started disappearing, darkness brought presents. They rushed into her head. They were uninvited, wild and furious. They talked about things that she did not want to do. But as they settled in her head, everything started to make sense. She started to understand them. Even join them too. She took the nearest pillow with a natural attitude like she was going to use it to support her back, except for the non-human gleam in her eyes that showed something as unnatural as the recent birth giving. Pressed the pillow to her newborn with a manic rush and bewildered expectations. As the pillow was between her hand and her child’s face, she waited with this hype that consumed her. Like after her death, everything would be more meaningful, more tempting. But nothing happened. Killing, especially something of your own should have been something better, if not celestial. So naturally, she got bored. Found a cigarette stashed somewhere and lit it up while welcoming the now thicker darkness. Smoked it to the one last bit then put it out on her sleeping beauty’s mouth and crawled into the dried pool of blood to go deep into the longest sleep she ever had and will ever have.

 

Hamlet’in İtirafı – Furkan Akbaş

İnsan bilinmeyenden korkar, Hamlet. Belirsizlik dediğimiz kavram insanın korkusunu tetikleyen bir düşman. Tüylerin ürperir kendinle didişirken, aslında bir illüzyon ile seni ikilemin içine çaresizce çeker. Ah be Hamlet, sen ne çektiysen aklında çözüme kavuşturamadığın sorunlardan çekmedin mi? Var olmanın ya da olmamanın iç dünyandaki kavgalı sorgusunda belirsizlik, açlığını bastırmak için seni yiyip bitirmedi mi? Bu belirsizlik bir araftı sana. Önünde sonu bilinmeyen iki yol vardı ve senin birini seçmen gerektiğinde, derinlerde seni korkudan titreten şey muhtemel olumsuz sonuçlar değil, karar verememekten doğan belirsizliğin korkusuydu. Bütün korkuları yaşanır kılan şey de bilinmeyenden içten içe korkmamız aslında.

 

Ölüm görecelidir. Ölmek kimine göre bir yok oluş, kimine göre bir diriliş… ya da sonsuz düşlere şahit olduğun bir uyku. Ölümü korkunç yapan şey aslında o eylemin kendisi değil, ölümden sonra bize ne olacağıdır. Ne kadar doğru söyledin oysa, o ölüm uykusunda insan ne rüyalara şahit olacağını bilemez ki! İşte bu bilinmeyene karşı duyulan korku, hayatımızın acımasız diktatörü gibi davranır düşüncelerimize. En korkunç acıları yaşamaya razı eder.

 

Seçimlerimizde bizi istediğimizden vazgeçiren şey nedir? Belirsizliğin caydırıcılığı insanın özgürlüğüne işkencedir. Gözlerimizi bağladığımızda korkumuzun sebebi bir yere çarpmak değil, körlüğümüzün ardında bize karşı nelerin durduğudur. Zifiri karanlık bir sahnede sadece neden spot ışığının altında dikilmek isteriz? Işığın  hatları karanlığa karşı gün gibi ortadadır. Tek bir adım atmak için toplayacağımız o deli cesaretini, ışığın ardındaki karanlıkta saklanan bilinmezlik sanki bir hiçmiş gibi geri püskürtür. Bize bir kez dokunması yeterlidir şüphenin, çünkü şüphe bilinmezliğin en büyük müttefikidir.

 

Hiçlik! Neden korkar ki insan hiçlikten, söylesene Hamlet? Var olmamaktan mı? Kendimize kabullendiremediğimiz kavgamız belirsizlikle değil mi? Sen bela denizlerine karşı gardını alacakken diğer taraftan nelere razı olacaktın, düşün bunu! Aslında belirsizliğin ilacı senin için göğse bıçak saplayıp huzuru kucaklamakken, senin için “ölümden sonraki” o bilinmezlik ne çilelere razı edecekti seni? Kaygılarından beraat edip bilinmez umutlara teslim olmaktan seni vazgeçiren şey neydi? İleriye hep bir adım atmak istediğinde seni kolundan sıkıca tutup geri çeken o karşı koyulamaz kuvvet aslında kimdi? Dökülen yapraklar gibi boynu bükük pes eden ve bir bir yitip gidenlerin sayılamadığı bu kavgada kazanan hangi taraftı? Düşünüyorum da, itirafında öyle haklısın ki: Bilinç işte böyle korkak ediyor hepimizi!