Zikrullah Efendi ve Kuvvacı Babası – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi sabah içinde büyük bir kırgınlık varmış gibi uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra evin içinde dolaşmaya başladı. Annesini göremeyince kesin mutfakta kahvaltı hazırlıyordur diye düşünerek mutfağın kapısına doğru yürümeye başladı. Bir an durup üstünün başının uygun olmadığını fark edince odasına tekrar çıkıp annesinin yeni yıkadığı kolalı gömleğini giyindi. Pantolon bulmak için dolabını alt üst edince içinde garip bir his oluştu. Yıllardır bu evde yaşıyordu ve bir kere bile dolabını, yatağını, odasını kendi toplamamıştı. Oysa Fransa’da kaldığı birkaç sene boyunca elbette düzenli değildi fakat gerektiğinde annesinin yaptığı işleri kendi başına hallediyordu. Dolabını toplamaya başladı. Bitirdikten sonra yatağını düzeltti ve bulduğu temiz kumaş pantolonu giyindi. Odası yaşadıkları konağa nazaran ufak bir odaydı ancak Zikrullah’a yetiyordu. Nihayetinde yatmadan yatmaya girdiği için alanın sıkışıklığı bir sorun değildi fakat odada büyük bir uyku havasızlığı vardı. Öyle ki annesi ne zaman odasına girse ilk camları açardı ve havasızlıktan başının ağrıdığını, Zikrullah’ın nasıl bu durumdan rahatsız olup olmadığını düşünürdü. Bazı zamanlar sinirlenir ve Zikrullah’ı gördüğü yerde de onu ifrit edecek kadar kızardı. Zikrullah camı açıp odayı havalandırdı ve birkaç lokma yemek için mutfağa doğru yürümeye başladı. Koridorun ucunda kız kardeşinin elinde bir sürü torba olduğunu görünce meraklandı ve sordu. Mahmure yakalanmış bir suç ortağı gibi tepki verince Zikrullah çok üzerinde durmadı ancak kafası biraz karıştı. Midesinden önemli değildi, bir an önce mutfağa gitmeliydi. Merdivenlerin başında mutfaktan gelen sesi anlamak için birkaç saniye duraksadı ancak hiçbir şey anlaşılmıyordu. Annesi ve babasının sesi olduğundan emindi ama babasının gündüz vakti evde ne işi vardı. Büyük bir merak içinde mutfağa doğru yürüdü, yaklaştıkça muhabbetin muhteviyatı peyderpey anlaşılır hale geliyordu. Mutfağın kapısının yanında durup bir müddet konuşulanları dinledi. Annesi babasına “muvaffak olursan ya da Allah korusun olamazsan bizim nasıl haberimiz olacak?” diye sorular soruyordu. Ses tonundan anlaşıldığı üzere annesi Nihal Hanım epey gergindi. “Mehmet limanın biraz ötesinde duracak askerlerin gelebileceği güzergâhı izleyecek. Muvaffak olduk ya da…” Besim Bey’in cümlesi birden kesildi. Zikrullah’ın merakı büyüyerek ürpertici bir sırra vakıf olacakken babasının susmasıyla beraber hayal kırıklığına dönüştü. İçerde annesi büyük bir ağıt kadar kederli ancak fısıltı kadar sessiz bir hıçkırıkla ağlıyordu. Mutfağa girmeye karar verdi, içeri girdiğinde annesi ve babasını sarılırken gördü. Kendisi aileden o kadar uzak biriydi ki bu tarz anlarla hiç karşılaşmamıştı. Annesi ve babasının birlikte yaşamaktan başka bir duyguda müşterek olabileceklerini düşünmemişti. Onları böyle görünce kalbindeki sıcaklık midesindeki isyanı bastırdı ve “baba, anne günaydın!” dedi. Zikrullah mutfağa girince annesi ve babası 28 yıldır gördüğü anne ve babasına dönüştü. Ağlama kesildi, sarılmanın arasına sanki Zikrullah’ın varlığı girdi ve ayrıldılar. Annesi kederli sesini düzeltmeye çalışırken bir şeyler geveledi ve nihayetinde “biz sen uyanmazsın öğleye kadar diye kahvaltımızı yaptık. Sana bir şeyler hazırlayayım da ye.” dedi. O sıra babası da Zikrullah’a arkasını döndü, caminin göründüğü pencereden dışarı bakarak sigarasını yaktı. Hava kapalıydı, babasının camdaki aksine bakarak yemeğini büyük bir iştahsızlıkla yedi. Boğazında biriken özlem artık kocaman bir yumruydu. Babasını ve annesini son kez görüyormuş gibi sürekli onlarla birlikte olmak istiyordu. Babası ezan okununca arkasını dönüp Nihal Hanım’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Tek duyduğu şey Mahmure’nin torbaları aşağı indirmesinin gerektiğini söylediğiydi. Zikrullah ters giden bir takım şeylerin varlığından haberdardı ve boğazındaki yumrunun izin verdiği kadarıyla “baba nereye gidiyorsun?” diyebildi. Zikrullah’ın boğulduğu merak yumrusu babasının “oğlum ağzında bir şey varken konuşma!” demesiyle beraber bir nebze rahatladı. Zikrullah eleştirilmekten hoşlanmazdı. Babası üstünü başını giyindikten sonra dış kapıya doğru yürümeye başladı. Mahmure’nin getirdiği torbaları arabanın arkasına yerleştirdi. Büyük ağaçların kapladığı bahçeden Zikrullahların yanına doğru konağı süzerek yürüdü. Zikrullah babasının yürüyüş sırasında insan kıyafetleri giymiş bir ağaç gibi göründüğünü düşünüyordu. Babası merdivenlerden çıkarak ailesinin yanına geldi. Zikrullah’a sarılarak “Bizim dükkandaki malları Anadolu’ya göndereceğim. Deyyuslar izin verse beraber giderdik oğlum.” dedi. Annesi o sırada boğazında tutamadığı hıçkırığı büyük bir gürültüyle ağlamaya dönüştürdü. Besim Bey kızına sarıldıktan sonra Nihal Hanım’a dönerek “sırası mı şimdi Nihal’im” dedi. Büyük bir sevgiyle gözyaşlarını sildi. Ellerinden tutarak alnından öptü ve kulağına eğilerek “Mustafa Kemal’e selamlarını iletirim.” dedi. Zikrullah Mustafa Kemal ismini duyunca şaşırdı. Babası Mustafa Kemal’e mi çalışıyordu? Yoksa, dükkanda ürettiği bakırları Mustafa Kemal mi sipariş etmişti? Bu sualleri soramadan babası son bir kez aile fertlerine sarıldı ve evden ayrıldı. Besim Bey at arabasına binerken Mahmure’yi yanına çağırdı. Mahmure döndüğünde yüzü sapsarı kesilmişti. Hiç mi hiçbir şey demeden eve girdi. Odasının kapısını peygamber gücüyle çarpmış olacak ki ses ta aşağıdan Zikrullah’ın oturup bahçeye baktığı merdivenlere kadar geldi. Annesi bulaşıkları yıkıyordu. Yüzünde büyük bir rahatlık vardı. İnançlı birinin dirayeti içerisinde işini hallediyordu. Zikrullah biraz daha oturduktan sonra eve girdi. Merdivenlerden çıkarken duvardaki aile fotoğrafının olduğu çerçevenin tozlandığı fark etti. Eliyle çerçevenin üstünü sildi sonra parmağındaki tozu başparmağıyla yuvarlayıp merdivenlere savurdu. Yere düşmeyen tozun pantolonuna geldiğini görünce de pantolonunu silkeledi. Büyük bir isteksizlikle odasına girip ceketini giyindi. Annesinin yanına uğrayarak Pera’ya gideceğinin haberini verdi. Annesi erken gelmesi için uyardı. Evden çıkıp camiden ayrılan cemaatin arasından at arabası ahırına doğru yürümeye başladı. Camiden çıkan insanların yüzlerine bakıp ağır ağır hedefine doğru gidiyordu. Babasının Mehmet’ten bahsettiğini hatırlayınca aile dostları Mehmet’ten başka kim olabilir ki diye düşününce durdu. Cemaatin selamlarını cevaplarken beynini meşgul eden şey tam olarak babası, Mehmet ve Mustafa Kemal idi. Mehmetlerin evi at arabası ahırının oradaydı hızlanarak yürümeye başladı. Camiden çıkan mümin seslerinin azalarak kaybolduğu köşeye geldiğinde at arabası ahırının önünde İngiliz askerlerinin bağrıştıklarını gördü. Babasının bindiği at arabasının etrafını mı sarmışlardı yoksa diyerek koşmaya başladı. Birkaç el silah sesi duyunca korkuyla kendini yere attı. Askerlerden görünmüyordu ki arabadakinin kim olduğu. Ayağa kakıp koşmaya devam etti. Tam askerlerin arasına dalıp babası sandığı adamın yanına varacaktı ki birkaç el silah daha sıkıldı. Dizleri titriyordu, gözleri karardı. Yere yığılırken bir askerin ona doğru yürüdüğünü gördü. Silahı doğrultarak bir şeyler söylemeğe başlayan asker yanlış anlamıyorsa “buraya giremezsin, uzak dur” diyordu. Zikrullah korktu, ellerinden destek alarak yavaş yavaş doğruldu. Asker de uzaklaşınca o titremeyle Mehmetlerin kapısına kadar gidebildi. Kapıyı tıklatacaktı. Daha elini kaldırıp kapıyı tıklatmadan koca konağın kapısı cılız bir gıcırtı çıkararak içerden açıldı. Çıkan babasıydı. Besim Bey büyük bir çeviklikle Zikrullah’ı yakasından tutup içeri aldı. “Oğlum sen ne yapıyorsun burada!” diyerek bağırmaya başladı. Zikrullah hıçkıra hıçkıra ağlayarak “Mustafa Kemal’e çalıştığını biliyorum baba!” diyebildi. Mehmet o sırada bir bardak suyla yanlarına geldi, Zikrullah’ın kafasını doğrultup suyu içirdi. Besim Bey Mustafa Kemal ismini duyunca kızardı ve koltuğa Zikrulah’ın yanına oturdu. Nutku tutulmuştu. Zikrullah suyu bitirir bitirmez “bir şey söylesene baba! Nereye gidiyorsun? Anadolu’ya nasıl geçeceksin? Baba başına bir hal gelir geçirtmezler seni Anadolu’ya!” diyerek oturduğu koltuktan kalktı. İki eliyle saçlarını yoluyordu. Sözlerini tekrar ede ede salonun etrafında tur atmaya başladı. Babası “gel otur buraya!” diye bağırınca da birden mahzunlaştı ve oturdu. Bir bardak daha su içti tamamıyla kendine geldiğini belirterek biraz evvel sorduğu soruları gayet ciddi bir şekilde tekrarladı. Besim Bey halıya bakıyordu. Kanepenin ucuna doğru oturdu ve ellerini birleştirip Mustafa Kemal’e çalıştığını anlatmaya başladı. Zikrullah daha sabah, mutfağın kapısından işitemediği sırrın böylesine tehlikeli bir görev olduğunu öğrenince afalladı. Babası konuştukça Zikrullah rahatlıyordu. İçindeki devlet meselelerine, işgal yıllarına karşı duyduğu umursamazlık kayboluyor yerini büyük bir durgunluğa bırakıyordu. Nihayetinde öğrenmek istediğini öğrenmişti, babasına veda edip konaktan ayrıldı. Pera’ya gideceğini hatırlamadı bile. Biraz sonra evine vardı ve kapıyı tıklattı. Kapı çabucak annesi tarafından açıldı. Zikrullah’ı karşısında gören Nihal Hanım şaşkınlığını gizleyemeden “Pera’ya gitmiyor muydun sen?” diye sordu. “Babamın yanından geliyorum anne. Her şeyi öğrendim. Çabucak hazırlanın yarın gün doğmadan babamın ayarladığı arabaya binip Bursa’ya gidiyoruz!” dedi. Annesinin evhamlı çehresi birden tanıdık bir dostu görmüşçesine rahatladı. Gözlerinin içi gülmeye başladı ve “biz de hazırlanıyorduk zaten gel yardım et” dedi.

Reklamlar

Mandalina Cumhuriyeti – Mürvet Portakalsoy

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Portakal üretenlerin hepsi üç yüz bin kilometre karelik Mandalina Cumhuriyet’imizin büyüyen istikrarıyla yetinmeyip kendi hegemonyalarını bize dayatmak isteyenlerdir. Adeta -değerli çiftçi kardeşlerim- fazlada gözü olanlardır onlar, siz biliyorsunuz! Yıllardır gizli gizli portakallarını üretenlerin kökünü kazıdığımız yetmediği gibi bir de başımıza Limoncular çıktı. Laymcıları hiç anlatmıyorum bile. Hepsinin ensesindeyiz. Aramızda hiç kimsenin şüphesi olmasın gerekirse bütün ağaçlarını keseriz, tarlalarına verdiğimiz suyu ilaçlarız! Siz ne istediniz de biz yapmadık!

ÇİFTİ: Büyük Mandalina, bitireceğiz dediniz benim ufak çocuk limonata satan bir yer gördüğünü iddia ediyor. Hani her şeyi yapmıştınız!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Ancak yapamamışızdır. Yapamayışımızın sebebini de siz çok iyi bilirsiniz kardeşlerim. Portakalcılar ve Limoncuların kumpaslarıyla uğraşırken beklemediğimiz yerlerden üzerimize, bak burası çok önemli, limon illetinin kuyruğu adeta yavrusu laymları attılar. Laym küçüktür ama mide bulandırır! Önümüzdeki en tatlı mandalina seçimlerinden en tatlı biz çıkarsak size söz bu dediklerimin hepsini yapacağız!

ÇİFTÇİ 2: Böyük Mandalin baba! Eyi hoş diyorsun da, geçenlerde Leopar TV’de haberlerde çıktı. Karahindiba Cumhuriyeti’ne gittiğinizde Başkan Kara Hindi Ba II’nin evinde limonata içmişsiniz. Sonra portakallı ördek yemişsiniz! Bunlara ne diyeceksiniz?

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Kim o terbiyesiz!

ÇİFTÇİ 2: Böyük Mandalin baba! Kusur mu işledim baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: AHEY! Benim ismim Mandalin değil Mandalina’dır. En fazla Mandela diyebilirsiniz. Kutsal Mandalina Yasaları gereğince –sen hainsin!-  Yakalayın ırgatlar! Mevsimlik işçiler de yardım edin. Mandalin senin babandır!

ÇİFTÇİ 2: Etme, eyleme! Benim şivemden dolayıdır. Mandalina diyeceğim bundan sonra kusuruma bakma! Bir kereden bir şey olmaz baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Sus artık sen bi! Hain pis Mandalin düşmanı!

ÇİFTÇİ: Efendim siz de tövbe estağfurullah Mandalin dediniz şimdi. Bırakın o garibi. Tarlasını sürer, aza kanaat eder, sizi de pek sever. Bir önceki rejimde Portakalcılar baştayken de mandalina üretirdi! Bakın siz de mandalin dediniz! Baba, affet baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Mandalin dediğimi iddia edenler ancak ve ancak evlerinde portakal ısıran hainlerdir. Ben mandalin demedim, Salvodor Dali dedim! Aksini iddia eden laym erkektir, madamdır, Portakal Birliği yanlısıdır! Irgatlar alın onu da! Çabuk çabuk!

TOPLULUK: – Helal olsun Mandalina Baba
– Mandalina Mandalina ooo Mandalinaa!
– Büyük Başkan! Efendim! Beni bir dinler misiniz?

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: (yardımcısına döner) slogan atanlardan biri ise mikrofonu verin ha!

SÖZ İSTEYEN ÇİFTÇİ: Mandalina Baba teşekkür ederim mikrofonu verdiğiniz için. Bir meramım var!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Anlat bakalım çiftçi!

SÖZ İSTEYEN ÇİFTÇİ: Söylemeye utanıyorum amma benim karım 5 aylık üzerinize afiyet hamiledir. Geçenlerde Mandalina Festivallerini izliyorduk birden affedersiniz portakal aşerdi. (Topluluk yuhalar)
Bu durumda ayrılsam caiz midir? Çocuğum da portakalist olur mu?

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Aşeren benim karım olsaydı ben boşardım amma ve lakin biliyorsunuz çiftçiye ırgata ihtiyacımız var! Kürtaj bile önerirdim ama nüfusumuzun üçte sıfır nokta sekizi hain olduğu için Portakal Birliği’ne kaçtı. Karın ancak Portakalcıların cinlerine yenik düşmüş biridir. Şimdilik günde 5 kilo mandalina yemekle cezalandırıyorum!

(Topluluk alkışlar)

SÖZ İSTEYEN ÇİFTÇİ: Karım size feda olsun! Teşekkür ederim baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Konuşmama son verirken şunları da eklemek isterim. Değerli çiftçi kardeşlerim! Kutsal Mandalina Yasaları başkanına sesleniyorum. Limona ve portakala benzediği için Leopar TV’nin, Eşki Ansiklopedi’nin, sarımtırak golf toplarının, turşunun ve tüm sirkelerin yasaklanmasını emrediyorum! Ha bir de unutmadan saçını sarıya boyatmış veya sarı saçlı doğan herkesi bir defalık affediyorum. Sarı saçlı kadın yarımdır! Sarışın erkek de laymdır! Bunu böyle bilin!

(Topluluk içlerindeki sarışınları döver ve slogan atar
-Yurdumuzda sarışın istemiyoruz!)

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Irgatlar sarışınları alandan çıkarın! Doğrudan kuaföre gönderin onları! Toplantımız bitmiştir hadi hep beraber şarkımızı söyleyelim!

(Topluluk hep bir ağızdan)

– Beraber suladık biz bu ağaçları
Mandalinalar olana kadar kalsaydın bari!
Vay delikanlı çiftçim vay!
Sen o portakalı yine mi yedin!
Beraber çapalamıştık biz bu tarlaları
Mandalinalar olana kadar, o sen olsan bari!

Yumru / Şiir – Bihruz Korova

Gözümü alıyor göremiyorum seni

Yutkunuyorum da tadı sanki acı gibi

Zaman kaygın yok mudur be deli!

Şimdi ben kimi neyleyeyim

 

Sessizliğini boza durdun

Bakkal defterini bir hayli doldurdun

Karanlık gecelerimin iblisi gibi

Yürüme düşlerimde bir ileri bir geri

Puslu ufkun ötesinde

Ver beni bana geri

 

Azat olunca sahibinden kölesi

Duyulurmuş kırbacın acı sesi

Tiz ıslığın içinde kaybolan

Onca zamanın gri ikilisi

 

Görüp geçirince büyür oldun

Umarsız seçimlere neden buldun

Korktuğunu gördüğün yerde vurdun

Şimdi ben seni neyleyeyim

 

Dermanını vebada arayana

İlaç hak getire

Kendini başkasında arayana

Sevgi hak getire

Kapısı açık hücremde

Divane oldum gide gele

Şimdi sen beni neyleyesin

 

Kapımı açınca üşür oldum

Kendimi turuncuya sarar buldum

Yolumu buldum sanırken

Yine aynı yerde kayboldum

 

Bıraktım pusula ve haritamı

Dinledim karanlık içindeki cılız fısıltıyı

Yalvardım görmek için bu sanrıyı

Bilmezdim ki bu benim cüzzamımdı

 

Çürürken adım adım

Bilmez oldum nedir zaman ve adım

Bir sanrıya kambur kaldım

Şimdi ben neyleyeyim

 

 

 

 

 

 

Zikrullah Efendi ve M1 Denizaltısı – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi’nin daha yirmili yaşlarındayken gittiği Fransa’ya dair hatırladığı ve yâd etmeye çalıştığı tek şey pek anlamasa da bir tiyatroya gidip büyük bir alakayla oyunu seyretmesi ve ardından gece yarılarına kadar müdavimi olduğu bir kafede arkadaşlarıyla oturup muhabbet etmeleriydi. Bu sebeple geçmişi yad edercesine, mütemadiyen her gün Pera’ya gider orada edindiği arkadaşlarıyla uzun uzadıya muhabbet ettikten sonra geceyi -eğer eve dönemeyecekse- bir ahbabında geçirir ertesi günü eve “Mehmetlerdeydim” bahanesiyle varırdı. Yine öyle bir gün, elleri cebinde Pera’da yürüyordu. Alafranga tiyatronun camına asılmış afişlere baktıktan sonra balık yemek için bir lokantaya gitti. Birkaç senedir, güzelim şehri ikiye ayıran boğazın suyuna karışan işgalci donanması yağından mıdır bilinmez, balıkların tadı kaçmıştı. Hal böyle olunca yediği balıktan hiç mi hiç zevk alamadı. Hesabı ödediği sırada annesinin bugün acaba ne pişirdiğini düşündü. Eve gitmek için çok güzel bir sebepti anne yemeği. Lokantadan çıkarken kötü yemeğin karşılığı olarak “iyi günler” bile demedi, değmezdi. Elleri cebinde sokaklarda dolanırken Agop’a rastladı. “Ne zamandır görünmüyorsun!” dedi Zikrullah. Agop sorgulanıyormuş gibi hissedince garip bir ses tonuyla “Evet öyle oldu, çalışmaktan pek zamanım kalmıyor eskisi gibi. Anlat Ziko, nasılsın?” dedi. Zikrullah Agop’un sorusunu kısa cevapladı ve Aleksi’yi sordu. Agop sanki Zikrullah biliyormuş gibi “Bilmiyor musun?” diyerek anlatmaya başladı. Aleksi bir ay önce ailesiyle beraber Amerika’ya göç etmiş, gittiğinden beri de hiç Agop’a yazmamış. Gitmesinin sebebi akrabalarıymış orada işler yolundaymış ve yaşam buraya nazaran çok daha iyiymiş. Agop da ailesini ikna ederse Amerika’ya gitmek istiyormuş. Zikrullah bu konuşmaların ardından pek de umursamadığı Amerika’yı düşündü hatta ileri giderek bu akşam eve gittiğinde ailesini Amerika’ya taşınmak için ikna etmeye bile çalışacaktı. Fakat kısa bir süre sonra vazgeçti, diyeceklerinin bir geri dönüşü olmayacağı açıktı. Zikrullah ve Agop konuşarak yürüyorlardı. Kadınlardan, Amerika’dan, İstanbul’dan bahsettiler. Agop evlenmek istediği kızın mezhebinden dolayı ailesiyle kavga ettiğinden bahsederken Zikrullah da bu yaşa gelip neden evlenmeyi hiç mi hiç düşünmediği düşünüyordu. Ara sıra Fransız askerlerinin koşturmacası arasında yürürlerken Zikrullah, Agop’un sesinden çok postal seslerini duyuyordu. Agop’un anlattıklarına ilgisini kaybederken sanki ilk kez asker görüyormuş gibi koşan Frenk askerlerine bakındı ve hepsinin birer Napolyonmuş edasında koştuklarını düşünerek içten içe güldü. Napolyon taklidi yapan Mağripli askerler olacak iş değildi doğrusu. Zikrullah Agop’un Karaköy’deki dükkanına gelmeden konuyu değiştirip nüktedanlık yapmak istedi. “Yahu, Agop hiç Mağripliden Napolyon olur mu? Bir kere kumaşında olmalı insanın Frenklik. Baksana şu askerlere hepsi güya Fransız.” Agop nezaketen gülümsedi ancak içinden sinsice laf dokundurası da yok değildi Zikrullah’a. “Konstantinopolis’i alan Fatih Sultan Mehmet gibi bir eda var daha doğrusu o Fransız askerlerde bence.” dedi Agop. Zikrullah bunun üzerine kahkahayı bastı. Biraz daha yürüdükten sonra Agop’un Karaköy’deki dükkanına geldiler. Zikrullah’ı içeri davet etti ve kahve ikram etti. Kahve içtikleri sırada Zikrullah’ın çok yüzeysel bildiği Napolyon’u anlatmaya başladı. Zikrullah sıkılmaya başlamıştı ve zamanı bahane edip Agop’a kahve ve sohbet için teşekkür ederek dükkandan ayrıldı. Pera’yı ve tarihi yarımadayı ayıran Galata Köprüsü’ne geldiğinde dirseklerini korkuluğa dayayıp geçenlerde Agop ve Aleksi ile alem yaptıkları sandalların oraya doğru bakındı. Orada daha önce olmayan bir denizaltının tüm heybetiyle sulara mıhlandığını gördü. Deniz hiç olmadığı kadar durgundu, sönük mavi yüzeyine yerleşmiş onlarca geminin dumanları gökyüzünü kapsıyordu. Üsküdar ve Kız Kulesi bu duman yığınları arasında ara ara yok oluyor rüzgar dumanları dağıtınca da beliriyorlardı. Bu denizaltı birkaç gündür duyduğu Britanya canavarı olabilirdi yanındaki adama dönüp denizaltıyı sordu. Geminin ismi ise M1 imiş ve burada İstanbul’un güvenliği için bulunuyormuş. Zikrullah ilk defa böyle bir şey görüyordu haliyle ve bu kadar büyük olabileceğini düşünememişti. Durgun sulara mıhlanmış dumanı tütmeyen denizaltının buram buram demir koktuğunu hissetti. Köprüden inerek yakından bakmak için kıyıya doğru yürüdü. İngiliz askerlerinin izin verdiği yere kadar gidebildi.  Denizaltına bakarken kendisini bu geminin kaptanı olarak hayal etmeye başladı. Eğer gemi onun olsaydı bütün dünyayı gezerdi ve tüm limanlara uğrardı. Aslında bu gemi olmasa da olurdu her hangi bir tekne ve ya trende pek ala iş görürdü. Bu düşüncelerin ardıdan bir faytona atlayıp evine gitti. Gökyüzü kızıllığını karanlığa bırakmış sokaklar ise yasemin kokuyordu. Pera’nın aksine Fatih daha temizdi ancak sessiz olması Zikrullah’ın en hoşlanmadığı durumdu. Yaşamakla ölmek arasında bir yerlerde sessizce ‘yaşayan’ Fatihliler bugün acaba ne yaptılar diye düşünürken fesini çıkardı ve kapıyı tıklattı. Annesi bir kaç dakika sonra kapıyı açınca da  büyük bir aceleyle yemek durumunu sordu ve doğruca masaya geçti. Mercimek çorbasının üzerinde tüten duman Zikrullah’ın yüzüne dokunuyordu. Çorbanın ardından pilav ve kuzu incik yedi. Laf arasında bugün yediği balıktan bahsedince annesinin yüzü düştü. Tüm aile güzel bir yemek yemenin verdiği mutlulukla oturma odasında koltuklara kuruldular. Zikrullah ayıp olmasın diye biraz oturup kalkacaktı. Hep aynı akşamlardan bir farkı olmadığını hissedince tam kalkacaktı ki babası Zikrullah’la muhabbet etmediklerinden yakındı. Zikrullah odasına gidip uyumak yerine elbette oturup beybabasıyla muhabbet etmek zorundaydı. Yemek sonrası keyif kahvesini beklerlerken Besim Bey  ilk defa girizgah olarak Zikrullah’ın bir baltaya sap olamayışından değil ülkenin durumundan bahsetmeye başladı. Ülkenin durumunu dinlemek de pek matah bir şey olmasa bile en azından utanmıyordu babasına karşı. O kadar alıngandı ki sanki babası ülkenin durumunu Zikrullah’ın umursamazlığına bağlıyordu ve Zikrullah tüm bu muhabbetleri büyük bir savunma mekanizmasıyla dinliyordu. Annesi ve Mahmure odaya geldiler. Kız kardeşi tepsideki kahveleri dağıttıktan sonra solmuş koltuğun birine annesinin yanına kuruldu. Babası M1 denizaltısından bahsederken annesi söze karıştı. Büyük bir vaveyla kopararak İngilizlerden yakınmaya başladı. Yan konakta oturan Hafize Hanım’ın oğlunu nezarete atmışlar ve görüşmelerine bile izin vermiyorlarmış. Bu olayları dinlerken Hafize Hanım’ın oğlundan ziyade annesinin siyaset konuşması  Zikrullah’ı büyük bir şoka uğrattı. Annesi normalde yemek yapmak ve evi temizlemekten ibaret birisiydi. Böyle konularla ilgilenmeye başlamışsa bu işte bir bit yeniği vardı. Hayır, aslında yoktu. Böyle düşünmesinin sebebi gerçekten Zikrullah’ın iğne ucu kadar bile siyasetle alakasının olmamasıydı. Bunu kendisi de zaten söyler dururdu. Ona göre dünya siyasete bulaşacak ve bunun üzerine düşünecek kadar uzun değildi. En iyisi keyfini çıkarmaktı. Annesinin de arasıra söylediği gibi Zikrullah, kendisinin ‘ehlikeyf ve düşkün’ olması hususunda bir beis görmüyordu.  Babası kahvesinin son yudumunu aldıktan sonra Lloyd George diye birinden bahsetmeye başladı. Zikrullah babasının Lloyd George denen adamı nereden tanıyor olabileceğini düşündü. Lloyd George, denizaltı, Anadolu, Vahdettin, mütareke tüm bu sözler birer birer tekrara düşüyordu ve konu gittikçe Zikrullah’ı bayıyordu. Besim Efendi konuştukça Zikrullah konudan peyderpey uzaklaşıyordu ve Galata’da gördüğü M1 denizaltısıyla beraber babasının gözlerinin maviliğinden uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkıp hayalindeki dünyayı dolaşıyordu. Çanakkele’yi geçtikten sonra bütün Akdeniz limanlarına uğruyordu. Kadınlar, kafeler, kadınlar… Sonra Cebelitarık’ı geçip Amerikaya gidiyordu. Aleksi’nin yanında işe başlayabilirdi. Amerika’da güzel bir hayatı olabilirdi. Bir kez Fransa’ya gidebilmişti neden yine yurtdışına çıkamasındı ki? Zikrullah iç dünyasına girdikçe oturma odasından fiziken değil fakat ruhen uzaklaşıyordu. İlk önce sesleri duymamaya başladı sonra babasının yüzü kayboldu; kardeşi ve annesi de oturdukları koltuklarla beraber Zikrullah’ın yolculuğunda yok oldular. Zikrullah arasıra muhabbete odaklanmaya çalışıyordu ancak tekrar bu süreci yaşayıp ruhen uzaklaşması zor olmuyordu. O oturma odası ve Zikrullah’ın sıkıcı bulduğu o muhabbet, işgal altındaki İstanbul Sodom ve Gomore gibiydi. Geri dönüp muhabbete dahil olmak işten bile değildi.

3C2P – Burak Ertürk

Gece vakti yanına geldi ve dedi ki; “Efendim, bize göstermen için seni Fjord’un yolladığını biliyoruz. Fjord yanında olmasaydı bu mucizeleri gerçekleştiremeyeceğini de biliyoruz.”

 

Rutin haline gelmişti artık. Aynı yüz, aynı sahne ve aynı rahatsız edici replik. Kafası kaldırmıyordu artık tekrar eden bu görüntüyü fakat elinden bir şey gelmiyordu. Yakın zamanda gelecek gibi de durmuyordu. Oysa uzun süreli bir uykunun tüm bu bulanıklığı dağıtacağından emindi ama bir türlü olmuyordu işte.

Yatağından homurdanarak doğrulduğu sırada dalmış olduğu düşüncelerinden sıyrılıp gözünü dijital saatin yeşil ışığına dikti. “3.2” yazıyordu, yine saatin bozulmuş olduğunu anımsayıp görünmeyen sıfıra sessizce küfür etti. Yaptığı iş için ona yeterince ödenmediğini düşündü. Parası için yapılacak bir iş olmadığının farkına vardığı anda ise kendi serzenişini bu kadar hızlı çürüttüğü için kendine küfretti. Rutini tamamladığını fark ettiğine göre artık kalkabilirdi. An itibariyle işinden ve kendinden nefret ediyordu. Her zamanki gibi.

Fjord C. , elli yaşlarında, sigara sonucu bıyıklarında oluşan sarılığı ve başında siyahtan eser kalmamış saçıyla, görmesi gerekenden çok daha fazlasını görmüş biriydi. Yüzünün kırışıklığı artık mimiklerini oluşturuyordu.  Mesleki deformasyondan ötürü pesimizm onun gerçekliği haline gelmişti. Hiçbir şey iyi sonuçlanmazdı. Sonuçlansa bile bir süre sonra kötü sonuca nüksederdi. Aynı masasında yıllardır duran Isaac P. adlı dosyadaki kurban gibi.

Polisler arasında ki bir inanışa göre, bazı davalar çözülmek için değil çözeni tüketmek için vardır. Bu davalara karşı ya tükenir ya da paralı izin alırdın. Fjord C. paralı izin almayı tercih etmişti.

Aslında diğerleri bunu apaçık bir vaka olarak görmüşlerdi. Durum belliydi. Sol göğüsün hemen altına saplanmış olan bir bıçak, kan kaybından dolayı ölüm. Fakat Fjord C’nin fark ettiği bir detay vardı ki bu onu rahatsız ediyordu. Bıçağın giriş şeklinde sorun vardı. İntihara kalkışan bir kişinin kendini bu şekilde öldürmesinin tuhaflığının yanı sıra kimse kendini bu kadar net bir doğru üzerinden bıçaklayamazdı. Biri yapmış olmalıydı ama nasıl? Tek girişinin kilitli olduğu bir odaya kim, nasıl iz bırakmadan girerdi?

Olay yerine ilk intikal eden kişi olarak Fjord C, kurbanın son anlarına da tanıklık etmişti. Yüzündeki rahatsız edici gülümsemeyle beraber “vicdanı fail” diyordu. İçinde yattığı kan gölü bu anı daha da dramatikleştiriyordu. Yıllardır maruz kaldığı bir görüntü olduğu için durumun rehavetine kapılmayıp direkt detayları arardı gözü Fjord’un. Bu sefer detay bulamıyordu ve bu çok sinir bozucuydu. Sadece gülümseme ve iki kelimesi ile Isaac P. takındığı tavrın ardında bir şaşırtı ifadesi ile tükeniyordu. Ölüm saatinin 21.14 olduğunu teyit ettikten sonra suç mahallinden ayrılmıştı.

Fjord’un polis departmanındaki lakabı “günışığıydı”. Almış olduğu davalar o kadar göz önünde ve aşikardı ki, detektif kolayca cinayeti çözüyordu. Cinayet masasının belki de en çok intihar vakasıyla karşılaşan detektifiydi Fjord C. Bu davada onlardan biri olmalıydı ama bir şey peşini bırakmıyordu. Acaba yaşlandıkça vicdanı davayı bu kadar çabuk bırakmasına el vermiyor muydu yoksa diğer vakalarla bir bağlantısı olduğunu hissettiği için mi bu kadar düşündürüyordu onu, bilmiyordu. Bildiği tek şey bu davanın “günışığı” kadar açık olmadığı ve faili biran önce bulması gerektiğiydi. Paralı izin bitmek üzereydi çünkü.

Bunları düşündüğü sırada çoktan masasına geçip Isaac P’nin dosyasını karıştırdığını yeni fark etmişti. Bildiği şeyleri tekrar tekrar okuyordu. Isaac P. 35 yaşında, özel detektif. Bekar. Doğum yeri bilinmiyor. Kayıtlı mal varlığı yok. Ailesinin akıbeti bilinmiyor. İşvereni uzun süre önce öldüğü için bir çıkmaz sokaktı.  Elindeki bulgulardan çıkarım yapılabilecek tek şey adamın yanlış zamanda yanlış yerde bulunduğuydu. Ya da doğru zamanda doğru yerde miydi? Hayır, bunu düşünmek istemiyordu Fjord C. Ne zaman detayları bu denli incelese başı ağrıyordu zaten.  Bu yüzden bir içkiye ihtiyacı vardı.

İçkisini aldığı sırada masasına uzaktan bir baktı ve başında ne kadar çok zaman geçirdiğini düşündü. Bir detektifin sunağı masası olmalıydı. Dosyayla dolu masasında bir dizi kötü hikaye içerisinde kimin iyi kimin kötü olduğunu anlamaya çalışır dururdu. Hatta bazen neden iyi ve kötü olduklarını düşünürdü ki bu çok daha boktan bir işti. Fjord C. gibi profesyonel bir detektif işine duygularını karıştırmamalıydı. Peki, böyle bir detektifin masasında İncil’in işi neydi?

Babası her zaman “din senin vicdanındır” derdi. Fakat yıllar onu taş kalpli biri haline getirmişti. İncil’in sadece fonksiyonel bir işlevi vardı onun için. Bazı davalarda işine yaradığından ötürü masasının üzerinde dururdu. Bunun dışında masada olduğunu bile fark etmezdi çoğu zaman. Şu an fark etmesinin sebebi ise açık duruyor olmasıydı. Sahi, neden açık duruyordu ki?

Saat “3.2” gösterdiği sırada neredeyse bir gündür ayakta olduğunu fark etmeyen Fjord C, meraklı bir şekilde masasına yaklaştı ve açık İncil’in sayfalarına göz atmaya başladı. Birkaç tanıdık kısmın ardından altı çizili bir kısım dikkatini çekmişti. Okumaya başladığı andan itibaren gücünün çekildiğini hisseden Fjord C, okumayı bitirdiğinde sandalyesine zar zor gömülebilmişti.

Hatırladığı şey mümkün olabilir miydi? Hayır, bunu hayal ediyor da olabilirdi. Kendine kanıtlamak zorundaydı. Masasının altında bulunan bir tomar dosya ile beraber hızlıca üstünü giyinip kendini dışarı atmıştı. Keza gününü tamamen bu dosyalarda bulunan yerlere gitmek için harcayacaktı. Her gittiği yerde biraz daha yavaşlayacaktı.

Akşam olduğunda elinde son bir dosya kalan Fjord C, usulca odaya giriş yaptı. Bulunduğu yeri dikkatlice incelediği sırada tüm dosyalarını yere bıraktı. O sırada saat tam olarak 21.14’ü gösteriyordu.

Ve Fjord C’nin paralı izni bir anda sona ermişti.

 

 

Soru Yoran Beyinler – Miraç Meriç Ayal

Evde “sadece iki ay dersine girmedim, ne çok konu işlemiş” diye hayıflandığım Lineer Cebir sınavına çalışırken başım şişti. Baş şişmesi tabiri de tansiyon yükselmesini takip eden baş ağrısı sebebiyle türetilmiş sanırım. Biraz ara vereyim deyip YouTube’de komik videolar izlerken -ki tek başına iken çok az şey komiktir- YouTube’nin yazdığı önerme algoritması, takip etmekte olduğum ASMR – Jahrein – satranç kanallarından tüme vararak, bana Cemre Demirel diye burnundan konuşan, vaktiyle intihara meylettiği tahmin edilebilecek bir elemanın Descartes üzerine konuştuğu bir videoyu önerdi. Nasıl? Bilmiyorum. Öylesine bir açayım derken kendimi kaptırmışım. Fark ettim ki fikri olan insanları dinlemek çok zevkliymiş. Bir de kuzeni dinlerken alıyordum bu tadı her ne kadar bazı söyledikleri sinir bozuyor olsa da. Velhasıl benim başım şişti ise meraklısına biraz ikramım olacak. Bir fikri dinlemek neden bu kadar hoş geldi sorusuna cevap aramaya başladım. Zihnimizi çalıştırıp ona bir şeyler katarak bir yerlere varmak yerine şımarık bir orospu çocuğu olup, çükümüzle oynayıp yemek yemeyi seçiyoruz. Bu da bünyede bir açlık meydana getiriyor. Bu cümlelerin muhatabı vakti, parası, yetisi, imkanı olup da bunlara nankörlük eden başta ben ve benim gibilerdir. Kişinin en büyük cihadı kendiyledir diye bir ifade geldi birden aklıma ama neyse konuyla ilgisi yok. Eğer hayatınızı bencil, şımarık, tembel, depresif bir şekilde yaşıyorsanız beyniniz kafayı sıyırmamak için sizi o şekilde düşünüp inanmaya zorluyor. Ben de inanmakta olduğum İslam skalasının çok farklı bir şekilde dışarısında kaldığım için rasyonel bir metotla İslam felsefesinde yanlış olduğu kanaatine vardığım bir numune bulunca biraz rahatlamıştım açıkçası. Böylece yaşadığım tarzı meşrulaştıran hayatın bir anlamı yok, olmasına da gerek yok, varlığın ve kainatın kozmik bir kazadan ibaret olduğuna inanmak için yeterli malumata sahipken 1500 yıl önce gönderilmiş bir kitaba inanma yükümlülüğümüzün olmadığı ve hatta olmaması, yine de tanrı var ise bizden bir şey istemesine gerek olmadığı, peygamberlerin iyi birer politikacı olduğu, tanrı var ve de söylemek istedikleri varsa bunun için aracı olmasının gereksizliği, tek gerçeğin ben ve benim içgüdülerim olduğu, intihar etmememin gerekçesi olarak da evrimden miras kalan bir impulsun diktesi olduğu- şeklinde basitçe özetlenebilen bir değerler daha doğrusu değersizler kümesine inanmayı tercih etmiştim. Bir önceki yazımda da müslüman olmayanın cehenneme gitmesi ile ilgili mantıksal çelişkilerden bahsetmiştim. Böyle bir kıvam aldıktan sonra zaten İslam ile ilgili her şey gözünüze batıyor; Hz Muhammedin son peygamber olması, ondan öncekilerin Muhammed kadar başarılı olmaması… Bunun gibi birçok şey. Sahip olduğunuz argümana inanmamaya çalıştığınızda başarılı olma ihtimaliniz yüksektir. En başa dönelim. Cemre’nin “Niçin Ahlaklı Olmalıyım” adlı videosunu bulaşık yıkarken dinliyordum. Cemre iyinin ve kötünün din olmaksızın keyfi ve göreceli olacağını, evrensel ahlakı kabul ederekten, yine de ahlaki olanın hissedilebileceğini fakat temellendirilemeyeceğini; insanın rasyonel düşünce ile hayatın anlamı olduğuna aynı zamanda olmadığına da kanaat getirebileceğini çünkü metot her ne kadar kendi içinde çelişmeyen bir yol izlese de bilgilerin tümüne hakim olunmadığından aynı yolla farklı sonuçlara varılabilindiğini söylerken bende şimşekler çaktı. Aha lan dedim aranan kan bulundu. Matematik ile varılabilen sonuçların son derece somut ve ortada olduğuna fazlaca inandırılmışız. Atladığımız şey, sonuca varmak için kurduğumuz denklemde herhangi bir serbest değişkene yer olmadığı. Yani bütün etkenlerin bilinmesi zorunluluğu aksi takdirde farklı sonuçlara varılıyor. Hayatın anlamı üzerine yapılan bir hesapta matematiğin güvenilirliği evrenin tüm bilgisine hakim olma şartına başka bir deyiş ile imkansızına bağlıdır. Hayatımda ilk kez matematiğin “dolaylı olarak” acizliğine şahit olmak beni mutlu etti. Bir örnek vermek gerekirse: elemanın teki Tebbet suresinde geçen Lehep‘in kendini tanrının aracı diye satarak tüm zamanlara hitaben kitap oluşturan bir üçkâğıtçı için fazlaca spesifik ve sorgulanabilir bir veri olmasının haddi aşan bir cesaret olduğunu düşünmesinden sebep müslüman olur iken, Beşiktaş’ta iki bira içerken konusunu açan Çapalı arkadaşım -bize ne Lehep’ten- derken, tüm zamanlara kitap yolluyorsan böyle bir şeyden bahsetmezsin, tanrıyı kendisi için ültimatom, tehdit ve vaat aracı olarak kullanıyor gibisinden bir imada bulunmuştu. Yani aynı tabloya bakıp biri Fatih Sultan olurken öteki İstanbul; sen mi büyüksün ben mi? Ananı s*keceğim senin diyor. Neleri yapamayacak olduğunu bilmek mesuliyeti azalttığından rahatlatıcı bir durum. Meseleyi tanrının, dinin, peygamberliğin gereksizliği yapmak yerine bunların gerekliliği yapmak daha isabetli olabilir. Üç boyutlu uzayda aradığınız bir doğruya ulaşmak için yanlış olarak belirlediğiniz noktadan uzaklaşarak yön tayin edemezsiniz çünkü yanlışın her uzağı sizi doğruya yaklaştırmaz. Yalnızca büyük bir talihle nokta ile doğrunun oluşturduğu düzlemde doğru yöne savrulmanız gerekir. Uzun lafın kısası yanlışlardan pusula yapılmaz. Kimya, fizik gibi ilimlerde kullanışlı olabilir lakin bunlar kadar basit ve somut olmalıdır üzerinde durduğunuz mesele. Rasyonalitenin yine de en büyük paya sahip olduğunu belirtip güvenilirliği meselesini burada kapattıktan sonra biraz toparlayalım. Hayatın anlamı vardır diyen birinin tanrıya ve dine ihtiyacı olduğu çok açık. Yoktur diyen kişi de keza tanrıyı kullanabilir deist misali. Bu iki taban tabana zıt inanç arasındaki fark nedir? Bu fark zemine oturtulmuş bir ahlak inancıdır. Bir mananın olmadığına inanırken aynı zamanda bunun iyi şunun kötü olduğunu tayin etmek keyfidir. Bu keyfiliği tarihte iyi nedir e verilen cevapların çeşitliliğinde görebiliyoruz. Kimisi iyinin kişiye fayda saylaması gerektiğini kimisi sonucun önemsiz olup niyete bağlı olduğunu öteki eylemin herkese faydası olması gerektiğini söylüyor ama bunların hepsine aynı anda neden diye sorarsanız öne attıkları bu önermelerin havada kaldığını görürsünüz. Yani iyi ile kötü önceden kabul edilmiş bir doktrin olmadan tam olarak izah edilemiyor. Anlam var ise din de olmak zorunda. Demem o ki dinin zorunlu olması sağlam bir çıkış noktası. Hayatın anlamı olmadığına inanmak kişiye fayda sağlamayacaktır. Ve bu inancın gereği neden intihar etmemeliyim sorusuna maruz kalacaktır. Anlamsızlığa iman, bilimin ortaya koyduğu “nedenleri” arkasına alıyor. Bilimin üstesinde geldiği birçok problemin olması yanı sıra başka daha çok hadiseyi konu bile alamazken çok temel varlığın başlangıcı gibi bir suale de cevap bulmuş değil. Cevap bulmadığı gibi bilimin orospuluğunu yapan birtakım çevreler bunun bilimin uğraş alanına girmediğini -uğraş alanına girsin girmesin başka hadiselerde hunharca kullanılması bir yana- söylerken bu suale cevap olarak şu ana dek gözlenememiş paralel evren ‘paralel evren diyeceğine tanrı de işte, göremiyoruz duyamıyoruz’ gibi ve benzeri bir dünya sinir bozucu sözde her şeyi açıklayan kuramlar da var. Bu tür kuramları okuduktan sonra keşke seni okuyacağıma krem peynire tapıp kendimi s*kseydim diyorsunuz. Anlamın var olduğuna inanç,  en başta kendi varlığının idraki ile başlayan uzuncana bir yolculuk. Neyse ben yattım saat 3 olmuş a*k 7’de kalkmam lazım.

 

Sahi, Siz Kimsiniz? – Emirhan Kabataş

Kimliğimizi ve aslında kendimizi oluşturduğunu sandığımız şey aslında bir yanılgıdır. Kendimiz diye bir kavramın gerçekte varlığından söz etmek ne kadar mümkün olabilir? Örneğin “Ben kimim?” sorusuna kim gerçek bir cevap verebilir?

 

Öncelikle “ben” dediğimiz şey; yerinde duran, sabit bir varlık (?) değildir. Kendimizden yani “ben”den bahsettiğimizde kastımız nedir? Dünkü ben ile şu anki ben aynı kişiler olamazlar. Bahsettiğimiz ben; zamansal, içsel, fiziki veya başka türden sınıflandırmalara tabi tutulabilir. Fakat -insanlığın kibirli bir ifadesi olarak- kimliğimizi yani benliğimizi oluşturan şeyler bu kadar yüzeysel olamaz. Çünkü insan canlı olduğunu düşünür ve yaşam denen aldanmanın tam içerisindedir. Kimliğimizi oluşturduğunu düşündüklerimize baktığımızda bilgi birikiminden (kısaca deneyim), anılardan, arzulardan, inançlardan ve hislerden bahsedebiliriz. Peki bunca şey arasında “ben”, bu kimliğin neresinde?

Yüzeysel ve genel olarak kimliğimizin, bütün bu saydıklarımızın birleşmesiyle oluştuğunu söyleriz. Fakat insanın kimliği denen nesne bu kadar basit bir denklem sonucu oluşmuş olabilir mi? Aslında olan, biz bu denklemin eşitinde olan değiliz. Biz sadece bu birikimler topluluğunun arasındaki bağın oluşmasına sebep olanlarız. Yani yine yüzeysel olarak bakarsak biz bu sistemin bağlarıyız. Bu topluluğun merkezinde olan olarak “ben”den bahsedemiyorsak bu sayılanlar da kimliğimizi oluşturamaz. Hem zaten oluştursaydı da yine benlikten bahsedemezdik çünkü inançlarımız, arzularımız, deneyimlerimiz, anılarımız, hislerimiz sürekli değişim halindedir.

 

Bütün bu düşüncenin aksi olarak mesela bugünkü bildiğimiz haliyle olmak kaydıyla bir kitap olsaydık bu düşüncenin aksini iddia edebilir miydik? Basit bir örnek olarak kitabı oluşturan şeyler mürekkep, kağıt ve ciltte kullanılan materyaldir ve sonucunda kitap meydana gelir. Cansız bir nesne olan kitapla, canlı olduğunu iddia eden insan arasındaki fark nedir? Kitabın kim ve ne olduğunu biliyoruz fakat biz kimiz? Kimliğimizi dahi bilemeden giriştiğimiz işler kelimenin tam anlamıyla korkunç gelir bana. İnsanlık olarak her önümüze çıkanı hırslarımız sayesinde öteleyip bir sonrakine geçmişiz. Bu halı altına sıkıştırdıklarımız yokmuş gibi güç kazandığımızı iddia edip, dünyaya hükmettiğimiz yanılgısına düşmüşüz. Ben kimim sorusuna dahi cevap veremeyen bir canlı olarak bu utanılası aşağı kibrimiz, varlıklar (?) alemindeki çiğliğimizi gösteren apaçık bir unsurdur. Çünkü bir kol saatine sen kimsin, seni sen yapan şey(ler) nedir diye sorarsanız saatin yanıtına muhtaç dahi kalmadan kendinizi yanıtlayabilirsiniz.  Saat çarklardan, akrepten, yelkovandan, camdan, deriden, demirden vb. materyallerden oluşan cansız bir varlıktır. Kol saati, canlı ve derinlikli bir varlık olduğunu iddia edip “bunu açıklayamam” deme kibrine sahip değildir. Gayet net, samimi ve dürüsttür. Ya insan böyle midir? Asla. İnsan çok incelikli, derinliğe sahip olağanüstü bir nesne olduğunu iddia edip kendine ben kimim diye sorduğunda yanıt alamayacak kadar aciz ve kibirli bir varlıktır. Bu sebeple bir saatin herhangi bir yolla herhangi bir güç kazanması, insanlığın an itibariyle en güçlü insanının kazandığı güçten çok daha meşrudur.

Sahi, siz kimsiniz?