Kafasal Şeyler – Aysu Burak

Ailenle, dostlarınla oturmuş içkilerinizi yudumluyorsunuz. Kahkahalar havada uçuşuyor. En kötü günümüz böyle olsun deyip kadehin dibine vuruyorsun. Keyfine diyecek yok hani. Hiç beklemediğin bir anda, sık sık karşılaştığın ama pek de haz etmediğin bir eleman çıkıyor ve diyor ki: “Çok gülen çok ağlarmış, hah!” Hayda, nereden çıktı şimdi bu? Hafta bitmiş, cumartesi günü gelmiş, eğlenip kafalarını dağıtmak isteyen insanlar buluşmuş. İlla komik olacaksan başka türlü ol be adam! Bir sessizlik oluyor önce, sonra aradan birkaç kişi çıkıp “Ya, peh, bırak allasen!” deyip ortamı eski haline getirmeye çalışıyor. Ama olan olmuş tabii, o an başlıyor herkes içten içe kendini sorgulamaya. Alkolün de etkisiyle o kafalardan neler geçiyor neler. Beklediği zammın gelmeyeceği düşüncesine kapılıp emeğinin karşılığını alamadığını düşünüp hayata isyan etmeye kalkanlar mı dersin, sevdiği insanın sevgisinden şüphe duymaya başlayanlar mı, okulu bitirince ne halt yiyeceğim diye düşüncelere dalanlar mı… Kimilerin kafalarında da rahat etmiyor o düşünceler, başlıyorlar kararmış içlerini dökmeye. Kimse keyfinden taviz vermek istemese de ortam değişiyor. Ağızlar gülmeye devam ediyor ama gözler donuklaşıyor. Zaten birileri dokunsa ağlamaya başlayacak bir toplumuz, o kadar gerginiz ve karamsarlık içindeyiz ki eğlencelerimizin kabuslara dönüşmesi an meselesi oluyor haliyle. Başımızdan türlü hadiseler geçmiş, lanet etmişiz çoğu şeye, en ufak noktada patlayıveriyoruz. Peki, bu sırada sen ne yapıyorsun? Evet, elinde kadehiyle oturmuş, esnemekten çenesi çıkmak üzere olan sen. Etrafındakileri yalnızca süzüp, gülüp geçiyorsun, önemsemiyorsun bile değil mi? Zaten kahrolası bir hayatım var, gülmeye fırsat bulmuşken biraz dalgamı geçeyim tadını çıkarayım diyorsun. Bana kalırsa, iyi de yapıyorsun. Hayatının berbat gittiğine inanıp karamsar moda girmek olmaz ama sen gülmeye devam et. Anı yaşa ve o anların tadını çıkar. Zamanın elindeki en değerli şey olduğunu hiçbir zaman unutma. Bunun bilincinde hareket et hep. Seneler sonra boşa harcadığın zamanın pişmanlığı değil, arkanda bıraktığın tatlı izler, anılar olsun. Ha, o izleri bırakmadan önce yeterince içtiğinden emin ol.

Reklamlar

Kurt Cobain’e – Eda Kemerkaya

Sesini duyduğum ilk andan beri hayatımda büyük bir iz bırakan, hayranı olduğumu söylemekten asla utanmayacağım ve vazgeçmeyeceğim grunge’ın asi çocuğu Kurt Cobain’in ÖLDÜRÜLÜŞÜNÜN 23. yılı bugün. Üzerine konuşmak istiyorum.
Her ergen gibi Nirvana ve Kurt Cobain ile tanışmam Smells Like Teen Spirit ile gerçekleşti, 2010 yazıydı. Şarkıyı televizyonda duyduğumu hatırlıyordum ama arkadaşım bana dinlettiğinde farklılığını hissetmemek imkansızdı. Haykırışlarıydı beni en çok çeken. O zamanlar İngilizce bilmediğim için sözlerin çevirisine bakmıştım, “İşte buradayız, eğlendir bizi” (here we are now, entertain us), kimdi bu biz, kimdi kendilerini eğlendirmesini istediği insanlar? Bunu söyleyen insan mutlu değil miydi? Bu sorularımın cevabını 2013’te, ergenliğimin en hat safhada olduğu zamanlarda buldum. Kendisini bu hale getiren insanlardan, kendi gibi olanları eğlendirmelerini istiyordu Kurt. Hiçbir zaman bir idol, marka ya da herhangi basit bir ünlü bile olmak istemeyen Kurt bunlarından birisi olmuştu ve bunu sevmiyordu. Onu böyle yapanlara “e hadi bakalım” diyordu adeta.
Çok uzun süre boyunca “Kurt 27 yaşında intihar etti, ben de o yaşta intihar edicem” diye dolaştım ortalıkta. Tanrım… Saçma, evet, biliyorum, vurmayın. Öldürüldüğünü öğrenmem çok uzun sürmedi ama. Bunu öğrendiğim an toplumun her dediğine güvenmemem gerektiğini de öğrendim. Kimi tarafından “intihar ettiği için” aşağılanan Kurt, benim gibiler için grunge’ın erken sönen bir ışığıdır. Harcanmıştır, bir kenara atılmıştır. Metaforik olarak elbette. Bir ilah gibi görülen Kurt, bir ilah değildi. Bir kurtarıcı da değildi. Canı sıkılan, evden gitarını alıp Seattle’a kaçan biriydi sadece.
Sesindeki hüznü duyuyorum her şarkısında, neden? Belki de bugün böyle biri olmamda büyük etkisi olup kendimle özleştirdiğim için mi? Belki. Belki de abarttığımı söyleyeceksiniz. Ama hayatımda tutkuyla bağlı kaldığım bir şey varsa o da Grunge’dır ve Grunge benim için Kurt Cobain’dir. Grunge bir müzik türü değil, yaşam tarzıdır.
Hayatımın en güzel dönemlerinden biri Kurt Cobain ile bağlantılıydı aslında. Sesi Kurt’e benzeyen bir arkadaşım vardı o zamanlar. Sappy’nin solosunu hep eksik çalardı en yakın arkadaşım(ve bunu kabul etmezdi, ah Z), Drain You’daki davul kısmında şarkıyı kesip gülmeye başlardık hep(evet davulcu bendim). Bir grubumuz vardı ve hepimiz grunge’ın asi çocuklarıydık kendi kafamızda. Sence de öyle değil miydik? Biliyorum. Saçma buluyorsun şu an ama ailelerimizden bıkmışken stüdyo çıkışı 1-2 bira ve bir sürü sigara içmenin verdiği o çocuksu heyecan ve asilik hissi yaşadığım en saf duygulardan biriydi.
Kurt Cobain saftı, temizdi (fiziksel olarak değildi tabii ki, çok ironik oldu ama anladın), sevgi dolu biriydi. Olmak istemediğin halde seni ilahlaştırdığımız için üzgünüm Kurt.
Işık içinde uyu.
Sevgilerimle.

 

Rachmaninoff – Çiğdem Kıvrak

Herkese merhaba! Ben, benim kim olduğumu boş verin. Yalnızca eğitim hayatı hala devam eden, muhtemelen uzunca bir süre de devam edecek olan bir insan olarak düşünün beni. Tüm ailesi müziğin farklı dallarında eğitim görmüş, müzik içinde büyümüş, yoğrulmuş bir insan mesela. Küçük yaşta müziğe yönlenseydim ne olurdu acaba diye düşünmeden edemeyen biriyim aslında. Ailem camianın içinde olduğu ve Türkiye’de sanatın ne kadar arkaplana atıldığını bildikleri için yönlenmemi istemediler, bence iyi de ettiler. Abim benden çok daha kararlı çıkmıştı, o bu yolda kariyerini ilerletiyor bile. Bense sosyal bilimler alanına yöneldim=)

Dedim ya müzik içinde büyüdüm, yoğruldum diye. Bu nedenle, belki de çoğu yaşıtımdan biraz daha fazla severim klasik müziği ve elimden geldiğince de bilgi sahibi olmaya çalışırım. Daha annemin karnındayken sahneye çıkmışım mesela=) Dinlediğim klasik müzik eserlerini kim bestelemiş, hikâyesi neymiş, aileme sorarım okuyup bilgilenmeye çalışırım. Çoğu klasik müzik eserinin arkasında bir hikâye bulunur. Yazıldıkları dönemlerden ve bestecinin yaşantısından parçalar taşır. Bu arada sakın yanlış anlamayın, her eseri bilirim veya her besteciyle ilgili mutlaka bilgim vardır gibi bir iddiam yok. Yalnızca dinlediklerimle ilgili bilgi sahibi olmaktan keyif alıyorum. Bugün de burada sizlerle bunu paylaşmak istedim aslında.

Klasik müzik öyle büyük bir derya ki, ömrünüzün sonuna kadar okusanız, dinleseniz, araştırsanız da mutlaka bir yerlerde eksikler kalır. Onlarca farklı enstrüman, onlarca farklı form, bir çok dönem, yüzlerce besteci ve binlerce eser. Bunların hepsini iyi düzeyde bilmek için klasik müziği bir iş haline getirmek gerekir.

Bugün size, dinlerken belki de en çok keyif aldığım bestecilerden biri olan Sergey Rahmaninov (Sergei Rachmaninoff)’dan bahsetmek istiyorum. Yirminci yüzyılın en büyük besteci ve piyanistlerinden biri olarak kabul edilir. Rahmaninov, Rusya’nın kuzeybatısında Semyonovo’da 1873 yılında doğmuş. 4 yaşında piyano ile tanışmış, 19 yaşında Moskova Konservatuarından mezun olmuş. Bu süreç içinde de piyano ve orkestra için birçok eser bestelemiş. 1892 yılında, bestelediği 1. Piyano Konçertosunun seslendirilmesinden sonra ağır eleştiriler almasının sonucu, bunalıma girmiş. Gördüğü tedavi sonrası 2. Piyano Konçertosunu bestelemiş ve bu eseri doktoruna adamış. Benim de en çok sevdiğim eseri sanırım bu.

Rahmaninov’un kendi elinden, benim en çok sevdiğim eseri dinlemek isterseniz eğer, böyle buyrun;

 

https://www.youtube.com/watch?v=ddTVZy-ZwVI

 

1917 Rus Devriminden sonra ailesiyle birlikte Rusya’yı terk etmiş, önce İsveç ve Norveç’te yaşadıktan sonra Amerika’ya temelli yerleşmişler. Rahmaninov 1943 yılında kanserden hayatını kaybedene kadar sayısız beste yapmış ve orkestra yönetmiş.

Size bir de enteresan bilgi vermek isterim bestecimizle ilgili. Rahmaninov’un ellerinin çok büyük olduğu söylenir. Başparmağı ve serçe parmağı ile Do-Sol arası akor basabiliyormuş. Bu 12 notalık bir aralık demek. Ortalama bir insan elinin 9-10 notalık bir aralık basabildiğini düşündüğümüzde, bu aslında oldukça büyük. Piyanistik açıdan bakıldığında ise, çok az kişide olan bir özellik. Gözünüzde canlanabilmesi için;

 

 

kk.png

 

 

Rahmaninov’un eserleri günümüzde, filmlerde soundtrack olarak bolca kullanılır. Çok sevdiğim müzik gruplarından biri olan Muse da Rahmaninov’un bazı eserlerindeki temaları kendi şarkılarına entegre eder. Mesela Screenager adlı şarkılarında çok hoş bir sentez görebiliriz. Dinlemek isterseniz;

 

https://www.youtube.com/watch?v=03dP4rNvhc0

 

Lafı fazla uzatmadan ve sizi de sıkmadan burada bitirmek istiyorum. Daha önce de dediğim gibi, klasik müzik çok büyük bir derya. Her şeyi tamamen öğrenebilmek pek mümkün değil, ama sizlere tavsiyem dinlediğiniz bir eserin arkasında yatan hikayeyi okuyun. Hiç beklemediğiniz bir şey çıkabilir ve eseri dinlerken çok daha derinlere inebilir, bambaşka dünyalara seyahat edebilirsiniz. Müziği bol günler dilerim! =)

Kuşluk Vakti Sohbetleri – Burak Ertürk

Yusuf ile ortak  zevklerimiz var. Kuşluk vaktine kadar ayakta kalıp, çay eşliğinde muhabbet etmek bunlardan biri. Kişisel ve ortak geçmişimizi irdeleriz çoğu zaman. Verdiğimiz kararlar veya takındığımız tavırların tutarlılığını değerlendiririz. Bu sırada değerlerimizin çoğunun ne kadar romantik olduğunu fark ederiz genellikle. Belki de bu konuda fikri olgunluğa ulaşamadığımızdan ötürü bu kadar romantik, bu kadar ucuzlar, bilemiyorum. Şahsi fikrim bu yönde. Ucuz diyerek aşağılayıp, kendisinden kopamamak ayrı bir iradesizlik olsa gerek. Her neyse, benim böyle tasvir ettiğime bakmayın, Yusuf bu değerlerin çizdiği sınırlar üzerinde dolaşmaktan zevk alıyor. Ben ise birazcık yoruluyorum ne yalan söyleyeyim. Ben yorulunca karşıdakini de yoruyorum sanırım. Konuşmanın ikinci oturumuna geçiş o zaman başlıyor çünkü. İkinci çay bardakları uflaya puflaya doldurulur, sohbetin seyri değişir çünkü. Bu kısım genellikle güzel anıların değiş tokuşuyla gerçekleşir. Karşılıklı olarak bu hikayeleri defalarca duymamıza rağmen neşelerini hiç kaybetmezler.  Bazen kahraman bir aile üyesi, bir arkadaş bazen ise tamamen yabancı bir insan oluyor. Konu çeşit çeşit olabildiği gibi sahnelendiği mekan da değişiklik gösterebiliyor. Ama dediğim gibi, dokusunu hiç kaybetmiyorlar.

 

Değineceğim noktaya temas etmeden önce bazı isimsiz kahramanlara özür borcum var. Anılarını veya yaşadıkları duyguları tasvir ederken yoğun bir betimleme kullanan bu isimsiz kahramanlara zamanında çok atıfta bulundum, çok dalgasını geçtim. Abartılı bulurdum kendilerini. Hatta ve hatta birkaç kelime fazla gözüksün diye bu kadar lafı dolandırdıklarını düşünecek kadar da ileri gitmiştim. Gelin görün ki şimdi bende aynısını yapacağım. Ahınızı aldım, aheste aheste çıkmaz umarım.

 

Geçen yine bu kuşluk vakti sohbetlerimizin birinde, anıların bizde bıraktıklarından bahsettik. Parçayı bütün olarak anımsayamasak da bütüne dair ipucu veren bir parça bile yeterli oluyordu aynı hissiyatı vermekte. Bende şu, sende bu var derken vardığımız ortak nokta, anı olarak adlandırılan bu fikri eylemin materyal bir ön ayağı olduğuydu. Anıların kokusu vardı. Hayır bu derin bir anlamı olan mecazi bir tanım değil. Gerçekten anıyı bütünleştiren parça bizim için kokuydu. Bu özgün kokular, zaman aşımına karşı mücadele eden anılarımızda tek kişilik dev bir kadro olarak sahne alıyorlardı. Kelama ihtiyaç kalmıyordu onlar sayesinde. Yalın oldukları gibi bir o kadarda estetikler ki bunun bir nedeni ise ana fikre uzak olmalarına rağmen bir o kadarda yakın olabilmeleri veya hissettirebilmeleriydi.

 

Deniz kenarında yaşayan biri olarak ferah ve tuzlu bir koku karşılar beni mesela. Bunun yanında net olarak hatırladığım dolmuş var birde. Bahsi geçen dolmuş sakın aklınızda kötü canlanmasın. Bu dolmuş, pazar çıkışı elleri poşet dolu teyzelerin doluştuğu, esnafın ‘’kaptanı’’ tanıyıp muhabbet ettiği, ayakta kalanın muavinlik yaptığı bir dolmuş. Yolun hiçbir zaman uzun gelmediği bir dolmuş. Birçok durağı içerisinde tek bir durağını anımsadığım bir dolmuş. Bıraktığı durakta fahiş fiyata yediğim ekmek arası ve daha birçoğu. Uzak ama bir o kadar da yakın.

 

 

Yusuf-

İğde ağacını bilir misiniz? Bilmiyorum ama benim için anlamı olan bir kokudur. Dedemin yani adını taşıdığım adamın en sevdiği ağaçtı. Dedemlerle beraber yaşıyorduk eskiden yani dedem vefat etmeden önce. Bahçelievler’deki evin küçük odası onların odasıydı, dedem papak dediği beresiyle yatardı ve bahar aylarında odalarında mutlaka suyun içine koydukları çiçekli iğde dalı vardı. Bunlar hatırladığım nadir şeyler. Çok güzel kokar iğde çiçeği. Dedem vefat ettikten sonra daha da anlam kazandı bu koku hepimiz için. Şengül ailesinin ortak koku hafızasıdır iğde ağacı. Neşeli günlerimizi hatırlarım ben ne zaman bahar gelse. Dedemin yaşadığı zamanlardaki yılbaşı akşamlarını ve bayramları… Mesela dedemin sadece bal ve tereyağı yediği sabah kahvaltılarına kadar gider zihnim o kokuyu duyduğum zaman. Dedem vefat ettikten sonra babaannemle Bahçelievler’deki evin ilerisindeki kahvehanenin önünde olan ağaçtan çiçekli bir dalı koparıp eve getirirdik. Dedemin büyük fotoğrafının üstüne koyardık, babaannem hep ağlardı. Mezarının başına da dikmiştik Mösyö’nün ama tutmamıştı.. (Burak ile eski evimizin sokağında da vardı iğde ağacı açar açmaz eve getirmiştim. Böyle işte bu da benim en değerli koku hatıram.)

 

Bu kokular, dolayısıyla anılar, benliğimizde yaşayan bitmemiş hikayeler aslında. Şahsen hep aklıma takılır kendi hikayemde seçebileceğim ama seçmediğim diğer yollar. Ama aklımı en çok meşgul eden ise, ileride seçebileceğim ama seçmeyeceğim yolları da göremeyecek olmam.

Havyarlar ve Yumurtalar – Yusuf Can Şengül

İnsanlar olarak hepimiz birer yumurtayız. Kimimiz çift sarılı, kimimiz kabuğunda dışkı barındıran aslında kırıldığında ölen ve insanların vicdanlarında pişen mahlûklarız. Yumurta deyip geçmemeli. Öldüğümüzde, cennet ve cehennemin ve kayısı kıvamında Araf’ın belirlendiği insan vicdanına servis ediliyoruz.
Doğduğun andan itibaren insanların gönül sofrasına sunacağın o güzel omlet için didinip duruyorsun. Omletin ne kadar malzemeli olursa da o kadar şanslısın. Omletine dereotu, maydanoz, tuz, pul biber, mantar eklersin insanları memnun ettiğin zaman. Karşılıklı memnun etme savaşı olan hayat sana bir yumurta gibi davranıyor ve insanlara tabi ki de güzel bir yemek sunmak zorundasın.
Muhakeme ve kıyastan sorumlu, değer yargılarımız damak tadımızca belirlenen insanlar olarak çok da güzel bir tavaya sahibiz. Sen öldüğünde seni alır kendi tereyağımızla güzelce pişiririz. Seni kendi cehennemimizde yaşatmak istiyorsak içine tereyağı yerine margarin koyarak yeni yeni icatlar çıkarırız. Eğer insanlığın cennetinde yaşamak istiyorsan işin epey zor. Hayatın boyunca dereotunu başarı sınavından, maydanozu muhabbetinden, mantarını da vatana millete hayırlı bir şekilde yetiştireceğin evlatlarından dolayı kazanmalısın, bunları yapabildiysen hiç dert etme güzel bir iş çıkardın demektir.
Neyse asıl konumuza dönelim, sen bir yumurtasın! Bu dünyadan göçüp gittiğinde geride bıraktığın tat çok önemli. Şahsen bol malzemeli güzel bir yemek yemek isterim, damağımda öyle bir tat bırakmalısın ki seni hatırlarken hep bana sunduğun o güzel omlet gelmeli aklıma. Ne yapacaksın insanoğluyuz, zaten hayatta memnun etme savaşı bunlara katlanacaksın. Yeter ki sırat köprüsü temalı o güzel paslanmaz tavamda dibin tutmasın!

Doğuştan şanslı yumurtalara da seslenmek istiyorum. Siz havyarlar, daha tadamadım sizleri ama umarım karşıma çıkarsınız.

Yetersiz Bakiye – Yusuf Can Şengül

Numarasını okuyamadığı otobüs yolda biriken yağmur sularını yararak durağa kadar geldi. Durakta bir tek kendisi bekliyordu, nihayet otobüsün numarasını okuyabildi ve elini cebine atıp biletini çıkardı. Otobüsün kapısı açıldığında yüzüne çarpan sıcaklık onda tebessüm olmasa da hoşnutluk yarattı ve bu durum kartını okuttuğunda yetersiz bakiye ikazını görünceye kadar sürdü. Otomatın çıkardığı rutin bozan ses şoförün de rutinini bozmuş olacak ki kafasını hafifçe yolcuya doğru çevirdi ve günün yorgunluğu temalı “niye binmeden kontrol etmiyorsun ki” sitemi içeren zoraki ama babacan bir tavırla “birisinden rica et” dedi. Koltuklara oturmuş neredeyse görünmez olmuş, yüzleri anonimleşmiş yığınlara toplu mu seslense yoksa en yakınındakine mi rica etse diye birkaç saniye afalladı. Kendisine söz hakkı düşmeden belki de kapının açılmasıyla ciğerine çektiği temiz havanın etkisiyle uyanmış genç bir kız “buyurun kartımı kullanabilirsiniz” dedi. Nihayetinde on beş saniyelik can sıkan bu durum bitmiş, arkalarda bir yere oturabilmişti. Evine gitmek için hiç bu kadar istekli olmamıştı, onu fark etti. Otobüsün geçtiği tünel yeni mi yapılmıştı yoksa bu yoldan geçerken sürekli telefonuyla mı ilgileniyordu onu bile düşündü. Çünkü düşünecek bir şeyi kalmamıştı. İçinde ne var ne yoksa buğulanmış otobüs camına merdümgiriz bir tavırla üstelik büyük bir itinayla şiirimsi bir şeyler yazdı. Sonra yazdığı şiirin üzerine hohlayarak onu kimsenin okuyamayacağı düzeyde yok etmiş oldu. Etrafındaki birkaç insan otobüsün sarsıntılarına rağmen istiflerini bozmadan kitap okuyorlardı, yapacak pek bir şeyi olmadığından çantasından çıkardığı defterine kimsenin okuyamayacağı ve kendisinin üzerine hohlamadan da yok edebileceği bir şeyler yazmaya başladı. Genelde sürekli bir şeyler karalar ya da yazardı ki bu ondan beklenilmeyecek bir şey de değildi. Otobüs son durağa doğru yaklaşırken kalemini defterinin arasına yerleştirdi ve ayağa kalktı. Yol boyunca dinlediği şarkının sözlerini yeni duymaya başladı galiba günlerce aradığı “Late Goodbye” şarkısıydı. Kapı açıldı ve sonunda kendini güvende hissettiği sokaklara varabilmişti. Evinin sokağına vardığında şiir yazmaya devam ediyordu. Erimeye yüz tutmuş karlara dikkatli basmalıydı, defteri tekrar çantasına koydu. Bugün açılmasını beklediği kapılar çokça canını sıkmıştı üstüne anahtarını bulamazsa çilingir ne kadar tutar diye düşündü. Anahtarını çantasının ön gözünde buldu bugün onu en mutlu eden hadise buydu. Doğrudan şehrin griliğine bürünmüş kıyafetlerini çıkarıp yatağına uzandı. Şiiri de bittiğine göre uyuyabilirdi artık.

 

Buğulanmış otobüs camı
ve oysaki dışarıyı görebilmek için çizilmiş bekleyişler
Sürekli gürültü ve katlanılamayacak öksürükler

Beni içinde taşıyan otobüs
Ve içimde taşıdığım düşüşler
Son durakta dokunabildim gökyüzüne
Nihayet yıldızlar belirdiler

Don yapmış kaldırım
Ve çamura batmış sokaklar
taşıdığım narin umut kristalleri
Ayağım kaysa kırılacaklar

Evimin kapısı, evimin duvarı
On beş metrekarelik odam
Ve uzanabildim sonunda
Umut kuluçkasına yattığım
Samanyolundan karyolam.