Önerdim Gitti – Burak Ertürk

Ben büyük bir fantezi hikayeleri hayranıyım. Gün içerisinde sağ elimde taşıdığım kılıcım ile yeri gelir Orta Dünya’nın yeşil tonları arasında dolaşırken, yeri gelir Metro’nun karanlık tünelleri içerisinde hayatta kalmak için hava filtresi aradığımı hayal ederim. Gerçekliğin gülünç ciddiliğini alan bu yöntem sayesinde çok yer gördüm ve gezdim. Birçok insanın hikayesini dinlerken birçoğunun kabını doldurdum. Bazen ise benimkini doldurmalarına izin verdim. Ateş başında çamur tadında bir cüce birası içtim, büyücüler ile büyü etiği üzerine tartıştım, kılıcımın tamir fiyatını kabartan bir demirci ile kavga ettim. Bunlara doyduğum da ise pılımı pırtımı toplayıp yeni bir diyara yol aldım. Bu yeni diyarda doldurduğum kabı, Witcher kitaplarını önereceğim size bu yazımda.

 

Ne okudum – Witcher 1-2-3-4 (Son Dilek – Kader Kılıcı – Elflerin Kanı-Nefret Çağı)

 

The-Witcher-3-.jpg

 

Kürelerin Birleşimi(Conjuction of Spheres) adlı olayın vuku bulmasının ardından doğacak olan büyü ve bunun beraberinde getirdiği büyülü yaratıklar dünyada bulunan Elf, İnsan ve Cüce gibi ırklara tehdit oluşturacaktır. Bu tehdidin üstesinden gelmek adına üretilecek olan Witcher adlı mutantlar, para karşılığı bu yaratıkları öldürmek için, kendi öğretileri The Path (Yol) adı altında göçebe yaratık avcıları olacaklardır. Kitabımız bu yaratık avcılarından biri olan Geralt of Rivia (Rivyalı Geralt), namı diğer Butcher of Blaviken’ın (Blaviken Kasabı), hikayesini konu almakta.

Kitabın yazarı Sapkowski, Game of Thrones yazarı George R. Martin ve Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı Tolkien gibi büyük isimlerin arasında anılmaya çoktan başlandı bile. Polonyalı yazarın kitabını asıl ünlü yapan şey CD Projeckt Red adlı firmanın aynı isimle çıkardığı oyun olsa da, yazmış olduğu külliyat ile beraber mükemmel bir iş başarmış olduğunu söyleyebilirim. Ki daha 3 kitabını okudum. Araştırma sonucunda öğrendiğime göre toplamda 8 kitap olduğundan bahsediliyor. Yani karnımı tıka basa doldurabileceğim bir dünya daha şeker!

Ayrıca onursal bahis olarak geçmek istediğim bir nokta ise Pegasus yayınlarının çeviri konusunda çıkarmış olduğu iş. Ellerinize sağlık yahu! Çok memnun kaldım Türkçe çeviriden.

 

Ne dinledim – Hey Douglas / Guilhem Desq

Popüler eleştirinin aksine hemen her alanda gerçekleşen modernleşme çabası her zaman için kötü olmuyor. Özellikle müzik alanında işin ehli insanlar bu işi daha da güzel yapıyorlar. Sizlere bahsedecek olduğum bu iki isim tam olarak dediğim tanıma uyuyorlar. İşinin ehli fakat çok adı şanı duyulmayan kimseler. Belki de kalitenin göstergelerinden biridir bu, kim bilir.

“VeYasin” isimli rapçi/prodüktörün elinden çıkma Hey! Douglas, underground evreninde adından sıkça bahsettiren bir isim. Peki Hey! Douglas’ın tam olarak başarısı nedir ki ünlü olmuş? Kült haline gelmiş ne kadar şarkı-türkü varsa yeniden yorumlamış kendileri. Hem de nasıl yorumlama. Hatta tam olarak şöyle bir yorumlama.

 

 

Elektronik müzik seversiniz sevmezsiniz orasını bilemem fakat başarılı olduğunu bahsederek yiğidi öldürüp hakkını vermek istiyorum. Hem ben de sevmezdim normalde. Ta ki Hey Douglas’a kadar.

Guilhem Desq ise tamamen ayrı bir konu. Hurdy gurdy isimli Orta Çağ’dan kalma antika bir müzik aleti kullanarak müziğini icra eden Guilhem, kendi işlerini YouTube üzerinden yayınlayan bir müzisyen. Enstrümanın kendisiyle özel olarak ilgilendiğimden ötürü kendilerini uzunca bir süredir takip ederim fakat bir süreliğine bakınmıyordum. Yakın zaman içerisinde çıkarmış olduğu yeni single ile kendini hatırlatmış oldu, ben de yazımda yer vermeden edemedim.

 

 

Ne izledim – House M.D

 

Aslında konseptine yıllardır aşina olduğumuz (veya maruz bırakıldığımız?) bir dizi bu. House adlı doktor ve üç kişilik ekibinin kendilerine gelen vakalar ile nasıl başa çıktığı üzerine gelişiyor olaylar. Türk versiyonu olan Doktorlar dizisinden farkı ise sırayla herkesin Ela karakterine aşık olmaması olduğunu söyleyebilirim. Sürekli bir melodrama içerisinde dönüp dolaşmaktan ziyade teknik bir ağız kullanılarak ilginç hastalıklar üzerinden bir devamlılık yaratılmış dizide. Tabii bundan ayrı olarak ilerleyen bir House hikayesi de mevcut.

tenor.gif

(Sekiz saniyeliğine umursadım, sonrasında dikkatım dağıldı)

Daha dördüncü sezonda olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki senaristler doktorun kendisi hakkında oldukça ağzı sıkılar. Karakteri tanıdıkça onun hakkında bir şeyler öğrenme isteğiniz artıyor fakat verilen bilgi birkaç kırıntıdan ibaret oluyor. Ki karakter ilgi çekici. Tam bir baş belası olmasına rağmen.

Hani sizi bilemiyorum ama ben House gibi tipler tanıdığım için hoşuma gitti kendileri. İşi üzerindeki yetkinliğinden ötürü kibirli olan ve duygusallığını göstermeyen tipleme. Üzerine travmatik bir yara ekleyin, fiziksel bir yara. Derinlerde yatan duygusallığın üzerine biraz gizemli bir hava eklediniz mi 2000 yılından sonraki tüm dizileri içine alan bir janra yaratmış oluyorsunuz! House ise bunlardan farklı değil. 2004’ten 2012’ye kadar süren bir diziden bahsediyoruz sonuçta.

housev5.gif

(House ve tek arkadaşı Dr. James Wilson. House burada “Sonlandırmadığın tek ilişki benle olan” diyor.)

Dizinin güzel yanlarından biri ise birkaç yan karakter o kadar güzel yedirilmiş ki diziye onları sürekli görmek istiyorsunuz. Fakat aynı House’da yapıldığı gibi onları veya onların hikayelerini anlatma konusunda yine eli sıkı davranılıyor. Sanırım bu şekilde devamlılığı sağlamayı amaçlamışlar. Başarmışlar da zira.

En başarılı medikal dramalardan biri sayılan House M.D, çerez olarak izlenebilecek bir dizi. Hem karakteri canlandıran Hugh Laurie, tek kişilik dev bir kadro gibi davranıyor. Sırf onu izlemek veya tanımıyorsanız tanışmak için gayet iyi bir fırsat. Şimdiden iyi seyirler dilerim efenim.

Reklamlar

Local Host – Deniz Cansu

She was sitting in the comfort of her own room. She had this educational book she steadied on her belly to read and a soft classical music was on. A quiet evening with a setting sun view from the half-closed curtains. But then she felt something different, something wrong with her. She tried to ignore it since everything seemed fine but then a feeling of dry wetness covered her entire body. With a mild struggle, she got up from her couch and rushed to the big mirror that covered the part of her wardrobe.

There were bruises everywhere but not in a usual way.  They had this pattern starting from her neck down until her left hand in circles. It was like her body was trying to tell her a story by decaying in shapes. She traced them down one by one with her fingers. The bruises up her neck were just sizzling and gave her a bittersweet feeling but as she went down they started to ache like hell and this melancholy mixed with grief made her want to puke until she touched the last one. The last one was a bit fader than the rest already, and when she touched it, she felt nothing. Remembered nothing.

With a dumbfounded look on her eyes, she was trying to understand what was going on. She stood in front of the mirror for minutes until the unholy voice came. The radio which was in harmony with peaceful piano and violin notes started to make scratching sounds. In between them, a deep, dark pitch formed awful sentences. “It is time. It is bloody. You have one chance, use it wisely” it said. And then this immense pain had arrived like it had its cue.

Her legs were trembling, her breathtaking its sweet time to reach her lungs, without a care for her. She collapsed to the, now bloody floor. She was starting to understand what was happening now. She had this slight opportunity hurry but she couldn’t see straight enough to reach the phone. So she did the next best thing she could. She pushed. And pushed. Her body was stretching, ripping her apart. After an hour, she was screaming with her everything to give it one more go. Surprisingly, it worked too. The source of this bloodshed was right in front of her. A tiny, red, human and female like shape was on the floor. She straightened up as quickly as she can to hold her little baby girl. She was beautiful even under all those layers of blood and body parts. She looked like a sleeping angel.

Her tears were cleansing them both right now while she held her baby as tight as she can. She couldn’t be any happier. She had everything now. A long happy life awaited them. Long walks in the park, baking cookies in the middle of the night, first heartaches and little arguments about curfews. Everything was right. But as the sun started disappearing, darkness brought presents. They rushed into her head. They were uninvited, wild and furious. They talked about things that she did not want to do. But as they settled in her head, everything started to make sense. She started to understand them. Even join them too. She took the nearest pillow with a natural attitude like she was going to use it to support her back, except for the non-human gleam in her eyes that showed something as unnatural as the recent birth giving. Pressed the pillow to her newborn with a manic rush and bewildered expectations. As the pillow was between her hand and her child’s face, she waited with this hype that consumed her. Like after her death, everything would be more meaningful, more tempting. But nothing happened. Killing, especially something of your own should have been something better, if not celestial. So naturally, she got bored. Found a cigarette stashed somewhere and lit it up while welcoming the now thicker darkness. Smoked it to the one last bit then put it out on her sleeping beauty’s mouth and crawled into the dried pool of blood to go deep into the longest sleep she ever had and will ever have.

 

Hamlet’in İtirafı – Furkan Akbaş

İnsan bilinmeyenden korkar, Hamlet. Belirsizlik dediğimiz kavram insanın korkusunu tetikleyen bir düşman. Tüylerin ürperir kendinle didişirken, aslında bir illüzyon ile seni ikilemin içine çaresizce çeker. Ah be Hamlet, sen ne çektiysen aklında çözüme kavuşturamadığın sorunlardan çekmedin mi? Var olmanın ya da olmamanın iç dünyandaki kavgalı sorgusunda belirsizlik, açlığını bastırmak için seni yiyip bitirmedi mi? Bu belirsizlik bir araftı sana. Önünde sonu bilinmeyen iki yol vardı ve senin birini seçmen gerektiğinde, derinlerde seni korkudan titreten şey muhtemel olumsuz sonuçlar değil, karar verememekten doğan belirsizliğin korkusuydu. Bütün korkuları yaşanır kılan şey de bilinmeyenden içten içe korkmamız aslında.

 

Ölüm görecelidir. Ölmek kimine göre bir yok oluş, kimine göre bir diriliş… ya da sonsuz düşlere şahit olduğun bir uyku. Ölümü korkunç yapan şey aslında o eylemin kendisi değil, ölümden sonra bize ne olacağıdır. Ne kadar doğru söyledin oysa, o ölüm uykusunda insan ne rüyalara şahit olacağını bilemez ki! İşte bu bilinmeyene karşı duyulan korku, hayatımızın acımasız diktatörü gibi davranır düşüncelerimize. En korkunç acıları yaşamaya razı eder.

 

Seçimlerimizde bizi istediğimizden vazgeçiren şey nedir? Belirsizliğin caydırıcılığı insanın özgürlüğüne işkencedir. Gözlerimizi bağladığımızda korkumuzun sebebi bir yere çarpmak değil, körlüğümüzün ardında bize karşı nelerin durduğudur. Zifiri karanlık bir sahnede sadece neden spot ışığının altında dikilmek isteriz? Işığın  hatları karanlığa karşı gün gibi ortadadır. Tek bir adım atmak için toplayacağımız o deli cesaretini, ışığın ardındaki karanlıkta saklanan bilinmezlik sanki bir hiçmiş gibi geri püskürtür. Bize bir kez dokunması yeterlidir şüphenin, çünkü şüphe bilinmezliğin en büyük müttefikidir.

 

Hiçlik! Neden korkar ki insan hiçlikten, söylesene Hamlet? Var olmamaktan mı? Kendimize kabullendiremediğimiz kavgamız belirsizlikle değil mi? Sen bela denizlerine karşı gardını alacakken diğer taraftan nelere razı olacaktın, düşün bunu! Aslında belirsizliğin ilacı senin için göğse bıçak saplayıp huzuru kucaklamakken, senin için “ölümden sonraki” o bilinmezlik ne çilelere razı edecekti seni? Kaygılarından beraat edip bilinmez umutlara teslim olmaktan seni vazgeçiren şey neydi? İleriye hep bir adım atmak istediğinde seni kolundan sıkıca tutup geri çeken o karşı koyulamaz kuvvet aslında kimdi? Dökülen yapraklar gibi boynu bükük pes eden ve bir bir yitip gidenlerin sayılamadığı bu kavgada kazanan hangi taraftı? Düşünüyorum da, itirafında öyle haklısın ki: Bilinç işte böyle korkak ediyor hepimizi!

 

 

Zikrullah Efendi ve Kuvvacı Babası – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi sabah içinde büyük bir kırgınlık varmış gibi uyandı. Ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra evin içinde dolaşmaya başladı. Annesini göremeyince kesin mutfakta kahvaltı hazırlıyordur diye düşünerek mutfağın kapısına doğru yürümeye başladı. Bir an durup üstünün başının uygun olmadığını fark edince odasına tekrar çıkıp annesinin yeni yıkadığı kolalı gömleğini giyindi. Pantolon bulmak için dolabını alt üst edince içinde garip bir his oluştu. Yıllardır bu evde yaşıyordu ve bir kere bile dolabını, yatağını, odasını kendi toplamamıştı. Oysa Fransa’da kaldığı birkaç sene boyunca elbette düzenli değildi fakat gerektiğinde annesinin yaptığı işleri kendi başına hallediyordu. Dolabını toplamaya başladı. Bitirdikten sonra yatağını düzeltti ve bulduğu temiz kumaş pantolonu giyindi. Odası yaşadıkları konağa nazaran ufak bir odaydı ancak Zikrullah’a yetiyordu. Nihayetinde yatmadan yatmaya girdiği için alanın sıkışıklığı bir sorun değildi fakat odada büyük bir uyku havasızlığı vardı. Öyle ki annesi ne zaman odasına girse ilk camları açardı ve havasızlıktan başının ağrıdığını, Zikrullah’ın nasıl bu durumdan rahatsız olup olmadığını düşünürdü. Bazı zamanlar sinirlenir ve Zikrullah’ı gördüğü yerde de onu ifrit edecek kadar kızardı. Zikrullah camı açıp odayı havalandırdı ve birkaç lokma yemek için mutfağa doğru yürümeye başladı. Koridorun ucunda kız kardeşinin elinde bir sürü torba olduğunu görünce meraklandı ve sordu. Mahmure yakalanmış bir suç ortağı gibi tepki verince Zikrullah çok üzerinde durmadı ancak kafası biraz karıştı. Midesinden önemli değildi, bir an önce mutfağa gitmeliydi. Merdivenlerin başında mutfaktan gelen sesi anlamak için birkaç saniye duraksadı ancak hiçbir şey anlaşılmıyordu. Annesi ve babasının sesi olduğundan emindi ama babasının gündüz vakti evde ne işi vardı. Büyük bir merak içinde mutfağa doğru yürüdü, yaklaştıkça muhabbetin muhteviyatı peyderpey anlaşılır hale geliyordu. Mutfağın kapısının yanında durup bir müddet konuşulanları dinledi. Annesi babasına “muvaffak olursan ya da Allah korusun olamazsan bizim nasıl haberimiz olacak?” diye sorular soruyordu. Ses tonundan anlaşıldığı üzere annesi Nihal Hanım epey gergindi. “Mehmet limanın biraz ötesinde duracak askerlerin gelebileceği güzergâhı izleyecek. Muvaffak olduk ya da…” Besim Bey’in cümlesi birden kesildi. Zikrullah’ın merakı büyüyerek ürpertici bir sırra vakıf olacakken babasının susmasıyla beraber hayal kırıklığına dönüştü. İçerde annesi büyük bir ağıt kadar kederli ancak fısıltı kadar sessiz bir hıçkırıkla ağlıyordu. Mutfağa girmeye karar verdi, içeri girdiğinde annesi ve babasını sarılırken gördü. Kendisi aileden o kadar uzak biriydi ki bu tarz anlarla hiç karşılaşmamıştı. Annesi ve babasının birlikte yaşamaktan başka bir duyguda müşterek olabileceklerini düşünmemişti. Onları böyle görünce kalbindeki sıcaklık midesindeki isyanı bastırdı ve “baba, anne günaydın!” dedi. Zikrullah mutfağa girince annesi ve babası 28 yıldır gördüğü anne ve babasına dönüştü. Ağlama kesildi, sarılmanın arasına sanki Zikrullah’ın varlığı girdi ve ayrıldılar. Annesi kederli sesini düzeltmeye çalışırken bir şeyler geveledi ve nihayetinde “biz sen uyanmazsın öğleye kadar diye kahvaltımızı yaptık. Sana bir şeyler hazırlayayım da ye.” dedi. O sıra babası da Zikrullah’a arkasını döndü, caminin göründüğü pencereden dışarı bakarak sigarasını yaktı. Hava kapalıydı, babasının camdaki aksine bakarak yemeğini büyük bir iştahsızlıkla yedi. Boğazında biriken özlem artık kocaman bir yumruydu. Babasını ve annesini son kez görüyormuş gibi sürekli onlarla birlikte olmak istiyordu. Babası ezan okununca arkasını dönüp Nihal Hanım’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Tek duyduğu şey Mahmure’nin torbaları aşağı indirmesinin gerektiğini söylediğiydi. Zikrullah ters giden bir takım şeylerin varlığından haberdardı ve boğazındaki yumrunun izin verdiği kadarıyla “baba nereye gidiyorsun?” diyebildi. Zikrullah’ın boğulduğu merak yumrusu babasının “oğlum ağzında bir şey varken konuşma!” demesiyle beraber bir nebze rahatladı. Zikrullah eleştirilmekten hoşlanmazdı. Babası üstünü başını giyindikten sonra dış kapıya doğru yürümeye başladı. Mahmure’nin getirdiği torbaları arabanın arkasına yerleştirdi. Büyük ağaçların kapladığı bahçeden Zikrullahların yanına doğru konağı süzerek yürüdü. Zikrullah babasının yürüyüş sırasında insan kıyafetleri giymiş bir ağaç gibi göründüğünü düşünüyordu. Babası merdivenlerden çıkarak ailesinin yanına geldi. Zikrullah’a sarılarak “Bizim dükkandaki malları Anadolu’ya göndereceğim. Deyyuslar izin verse beraber giderdik oğlum.” dedi. Annesi o sırada boğazında tutamadığı hıçkırığı büyük bir gürültüyle ağlamaya dönüştürdü. Besim Bey kızına sarıldıktan sonra Nihal Hanım’a dönerek “sırası mı şimdi Nihal’im” dedi. Büyük bir sevgiyle gözyaşlarını sildi. Ellerinden tutarak alnından öptü ve kulağına eğilerek “Mustafa Kemal’e selamlarını iletirim.” dedi. Zikrullah Mustafa Kemal ismini duyunca şaşırdı. Babası Mustafa Kemal’e mi çalışıyordu? Yoksa, dükkanda ürettiği bakırları Mustafa Kemal mi sipariş etmişti? Bu sualleri soramadan babası son bir kez aile fertlerine sarıldı ve evden ayrıldı. Besim Bey at arabasına binerken Mahmure’yi yanına çağırdı. Mahmure döndüğünde yüzü sapsarı kesilmişti. Hiç mi hiçbir şey demeden eve girdi. Odasının kapısını peygamber gücüyle çarpmış olacak ki ses ta aşağıdan Zikrullah’ın oturup bahçeye baktığı merdivenlere kadar geldi. Annesi bulaşıkları yıkıyordu. Yüzünde büyük bir rahatlık vardı. İnançlı birinin dirayeti içerisinde işini hallediyordu. Zikrullah biraz daha oturduktan sonra eve girdi. Merdivenlerden çıkarken duvardaki aile fotoğrafının olduğu çerçevenin tozlandığı fark etti. Eliyle çerçevenin üstünü sildi sonra parmağındaki tozu başparmağıyla yuvarlayıp merdivenlere savurdu. Yere düşmeyen tozun pantolonuna geldiğini görünce de pantolonunu silkeledi. Büyük bir isteksizlikle odasına girip ceketini giyindi. Annesinin yanına uğrayarak Pera’ya gideceğinin haberini verdi. Annesi erken gelmesi için uyardı. Evden çıkıp camiden ayrılan cemaatin arasından at arabası ahırına doğru yürümeye başladı. Camiden çıkan insanların yüzlerine bakıp ağır ağır hedefine doğru gidiyordu. Babasının Mehmet’ten bahsettiğini hatırlayınca aile dostları Mehmet’ten başka kim olabilir ki diye düşününce durdu. Cemaatin selamlarını cevaplarken beynini meşgul eden şey tam olarak babası, Mehmet ve Mustafa Kemal idi. Mehmetlerin evi at arabası ahırının oradaydı hızlanarak yürümeye başladı. Camiden çıkan mümin seslerinin azalarak kaybolduğu köşeye geldiğinde at arabası ahırının önünde İngiliz askerlerinin bağrıştıklarını gördü. Babasının bindiği at arabasının etrafını mı sarmışlardı yoksa diyerek koşmaya başladı. Birkaç el silah sesi duyunca korkuyla kendini yere attı. Askerlerden görünmüyordu ki arabadakinin kim olduğu. Ayağa kakıp koşmaya devam etti. Tam askerlerin arasına dalıp babası sandığı adamın yanına varacaktı ki birkaç el silah daha sıkıldı. Dizleri titriyordu, gözleri karardı. Yere yığılırken bir askerin ona doğru yürüdüğünü gördü. Silahı doğrultarak bir şeyler söylemeğe başlayan asker yanlış anlamıyorsa “buraya giremezsin, uzak dur” diyordu. Zikrullah korktu, ellerinden destek alarak yavaş yavaş doğruldu. Asker de uzaklaşınca o titremeyle Mehmetlerin kapısına kadar gidebildi. Kapıyı tıklatacaktı. Daha elini kaldırıp kapıyı tıklatmadan koca konağın kapısı cılız bir gıcırtı çıkararak içerden açıldı. Çıkan babasıydı. Besim Bey büyük bir çeviklikle Zikrullah’ı yakasından tutup içeri aldı. “Oğlum sen ne yapıyorsun burada!” diyerek bağırmaya başladı. Zikrullah hıçkıra hıçkıra ağlayarak “Mustafa Kemal’e çalıştığını biliyorum baba!” diyebildi. Mehmet o sırada bir bardak suyla yanlarına geldi, Zikrullah’ın kafasını doğrultup suyu içirdi. Besim Bey Mustafa Kemal ismini duyunca kızardı ve koltuğa Zikrulah’ın yanına oturdu. Nutku tutulmuştu. Zikrullah suyu bitirir bitirmez “bir şey söylesene baba! Nereye gidiyorsun? Anadolu’ya nasıl geçeceksin? Baba başına bir hal gelir geçirtmezler seni Anadolu’ya!” diyerek oturduğu koltuktan kalktı. İki eliyle saçlarını yoluyordu. Sözlerini tekrar ede ede salonun etrafında tur atmaya başladı. Babası “gel otur buraya!” diye bağırınca da birden mahzunlaştı ve oturdu. Bir bardak daha su içti tamamıyla kendine geldiğini belirterek biraz evvel sorduğu soruları gayet ciddi bir şekilde tekrarladı. Besim Bey halıya bakıyordu. Kanepenin ucuna doğru oturdu ve ellerini birleştirip Mustafa Kemal’e çalıştığını anlatmaya başladı. Zikrullah daha sabah, mutfağın kapısından işitemediği sırrın böylesine tehlikeli bir görev olduğunu öğrenince afalladı. Babası konuştukça Zikrullah rahatlıyordu. İçindeki devlet meselelerine, işgal yıllarına karşı duyduğu umursamazlık kayboluyor yerini büyük bir durgunluğa bırakıyordu. Nihayetinde öğrenmek istediğini öğrenmişti, babasına veda edip konaktan ayrıldı. Pera’ya gideceğini hatırlamadı bile. Biraz sonra evine vardı ve kapıyı tıklattı. Kapı çabucak annesi tarafından açıldı. Zikrullah’ı karşısında gören Nihal Hanım şaşkınlığını gizleyemeden “Pera’ya gitmiyor muydun sen?” diye sordu. “Babamın yanından geliyorum anne. Her şeyi öğrendim. Çabucak hazırlanın yarın gün doğmadan babamın ayarladığı arabaya binip Bursa’ya gidiyoruz!” dedi. Annesinin evhamlı çehresi birden tanıdık bir dostu görmüşçesine rahatladı. Gözlerinin içi gülmeye başladı ve “biz de hazırlanıyorduk zaten gel yardım et” dedi.

Mandalina Cumhuriyeti – Mürvet Portakalsoy

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Portakal üretenlerin hepsi üç yüz bin kilometre karelik Mandalina Cumhuriyet’imizin büyüyen istikrarıyla yetinmeyip kendi hegemonyalarını bize dayatmak isteyenlerdir. Adeta -değerli çiftçi kardeşlerim- fazlada gözü olanlardır onlar, siz biliyorsunuz! Yıllardır gizli gizli portakallarını üretenlerin kökünü kazıdığımız yetmediği gibi bir de başımıza Limoncular çıktı. Laymcıları hiç anlatmıyorum bile. Hepsinin ensesindeyiz. Aramızda hiç kimsenin şüphesi olmasın gerekirse bütün ağaçlarını keseriz, tarlalarına verdiğimiz suyu ilaçlarız! Siz ne istediniz de biz yapmadık!

ÇİFTİ: Büyük Mandalina, bitireceğiz dediniz benim ufak çocuk limonata satan bir yer gördüğünü iddia ediyor. Hani her şeyi yapmıştınız!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Ancak yapamamışızdır. Yapamayışımızın sebebini de siz çok iyi bilirsiniz kardeşlerim. Portakalcılar ve Limoncuların kumpaslarıyla uğraşırken beklemediğimiz yerlerden üzerimize, bak burası çok önemli, limon illetinin kuyruğu adeta yavrusu laymları attılar. Laym küçüktür ama mide bulandırır! Önümüzdeki en tatlı mandalina seçimlerinden en tatlı biz çıkarsak size söz bu dediklerimin hepsini yapacağız!

ÇİFTÇİ 2: Böyük Mandalin baba! Eyi hoş diyorsun da, geçenlerde Leopar TV’de haberlerde çıktı. Karahindiba Cumhuriyeti’ne gittiğinizde Başkan Kara Hindi Ba II’nin evinde limonata içmişsiniz. Sonra portakallı ördek yemişsiniz! Bunlara ne diyeceksiniz?

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Kim o terbiyesiz!

ÇİFTÇİ 2: Böyük Mandalin baba! Kusur mu işledim baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: AHEY! Benim ismim Mandalin değil Mandalina’dır. En fazla Mandela diyebilirsiniz. Kutsal Mandalina Yasaları gereğince –sen hainsin!-  Yakalayın ırgatlar! Mevsimlik işçiler de yardım edin. Mandalin senin babandır!

ÇİFTÇİ 2: Etme, eyleme! Benim şivemden dolayıdır. Mandalina diyeceğim bundan sonra kusuruma bakma! Bir kereden bir şey olmaz baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Sus artık sen bi! Hain pis Mandalin düşmanı!

ÇİFTÇİ: Efendim siz de tövbe estağfurullah Mandalin dediniz şimdi. Bırakın o garibi. Tarlasını sürer, aza kanaat eder, sizi de pek sever. Bir önceki rejimde Portakalcılar baştayken de mandalina üretirdi! Bakın siz de mandalin dediniz! Baba, affet baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Mandalin dediğimi iddia edenler ancak ve ancak evlerinde portakal ısıran hainlerdir. Ben mandalin demedim, Salvodor Dali dedim! Aksini iddia eden laym erkektir, madamdır, Portakal Birliği yanlısıdır! Irgatlar alın onu da! Çabuk çabuk!

TOPLULUK: – Helal olsun Mandalina Baba
– Mandalina Mandalina ooo Mandalinaa!
– Büyük Başkan! Efendim! Beni bir dinler misiniz?

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: (yardımcısına döner) slogan atanlardan biri ise mikrofonu verin ha!

SÖZ İSTEYEN ÇİFTÇİ: Mandalina Baba teşekkür ederim mikrofonu verdiğiniz için. Bir meramım var!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Anlat bakalım çiftçi!

SÖZ İSTEYEN ÇİFTÇİ: Söylemeye utanıyorum amma benim karım 5 aylık üzerinize afiyet hamiledir. Geçenlerde Mandalina Festivallerini izliyorduk birden affedersiniz portakal aşerdi. (Topluluk yuhalar)
Bu durumda ayrılsam caiz midir? Çocuğum da portakalist olur mu?

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Aşeren benim karım olsaydı ben boşardım amma ve lakin biliyorsunuz çiftçiye ırgata ihtiyacımız var! Kürtaj bile önerirdim ama nüfusumuzun üçte sıfır nokta sekizi hain olduğu için Portakal Birliği’ne kaçtı. Karın ancak Portakalcıların cinlerine yenik düşmüş biridir. Şimdilik günde 5 kilo mandalina yemekle cezalandırıyorum!

(Topluluk alkışlar)

SÖZ İSTEYEN ÇİFTÇİ: Karım size feda olsun! Teşekkür ederim baba!

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Konuşmama son verirken şunları da eklemek isterim. Değerli çiftçi kardeşlerim! Kutsal Mandalina Yasaları başkanına sesleniyorum. Limona ve portakala benzediği için Leopar TV’nin, Eşki Ansiklopedi’nin, sarımtırak golf toplarının, turşunun ve tüm sirkelerin yasaklanmasını emrediyorum! Ha bir de unutmadan saçını sarıya boyatmış veya sarı saçlı doğan herkesi bir defalık affediyorum. Sarı saçlı kadın yarımdır! Sarışın erkek de laymdır! Bunu böyle bilin!

(Topluluk içlerindeki sarışınları döver ve slogan atar
-Yurdumuzda sarışın istemiyoruz!)

BAŞKAN BÜYÜK MANDALİNA: Irgatlar sarışınları alandan çıkarın! Doğrudan kuaföre gönderin onları! Toplantımız bitmiştir hadi hep beraber şarkımızı söyleyelim!

(Topluluk hep bir ağızdan)

– Beraber suladık biz bu ağaçları
Mandalinalar olana kadar kalsaydın bari!
Vay delikanlı çiftçim vay!
Sen o portakalı yine mi yedin!
Beraber çapalamıştık biz bu tarlaları
Mandalinalar olana kadar, o sen olsan bari!

Yumru / Şiir – Bihruz Korova

Gözümü alıyor göremiyorum seni

Yutkunuyorum da tadı sanki acı gibi

Zaman kaygın yok mudur be deli!

Şimdi ben kimi neyleyeyim

 

Sessizliğini boza durdun

Bakkal defterini bir hayli doldurdun

Karanlık gecelerimin iblisi gibi

Yürüme düşlerimde bir ileri bir geri

Puslu ufkun ötesinde

Ver beni bana geri

 

Azat olunca sahibinden kölesi

Duyulurmuş kırbacın acı sesi

Tiz ıslığın içinde kaybolan

Onca zamanın gri ikilisi

 

Görüp geçirince büyür oldun

Umarsız seçimlere neden buldun

Korktuğunu gördüğün yerde vurdun

Şimdi ben seni neyleyeyim

 

Dermanını vebada arayana

İlaç hak getire

Kendini başkasında arayana

Sevgi hak getire

Kapısı açık hücremde

Divane oldum gide gele

Şimdi sen beni neyleyesin

 

Kapımı açınca üşür oldum

Kendimi turuncuya sarar buldum

Yolumu buldum sanırken

Yine aynı yerde kayboldum

 

Bıraktım pusula ve haritamı

Dinledim karanlık içindeki cılız fısıltıyı

Yalvardım görmek için bu sanrıyı

Bilmezdim ki bu benim cüzzamımdı

 

Çürürken adım adım

Bilmez oldum nedir zaman ve adım

Bir sanrıya kambur kaldım

Şimdi ben neyleyeyim

 

 

 

 

 

 

Zikrullah Efendi ve M1 Denizaltısı – Yusuf Can Şengül

Zikrullah Efendi’nin daha yirmili yaşlarındayken gittiği Fransa’ya dair hatırladığı ve yâd etmeye çalıştığı tek şey pek anlamasa da bir tiyatroya gidip büyük bir alakayla oyunu seyretmesi ve ardından gece yarılarına kadar müdavimi olduğu bir kafede arkadaşlarıyla oturup muhabbet etmeleriydi. Bu sebeple geçmişi yad edercesine, mütemadiyen her gün Pera’ya gider orada edindiği arkadaşlarıyla uzun uzadıya muhabbet ettikten sonra geceyi -eğer eve dönemeyecekse- bir ahbabında geçirir ertesi günü eve “Mehmetlerdeydim” bahanesiyle varırdı. Yine öyle bir gün, elleri cebinde Pera’da yürüyordu. Alafranga tiyatronun camına asılmış afişlere baktıktan sonra balık yemek için bir lokantaya gitti. Birkaç senedir, güzelim şehri ikiye ayıran boğazın suyuna karışan işgalci donanması yağından mıdır bilinmez, balıkların tadı kaçmıştı. Hal böyle olunca yediği balıktan hiç mi hiç zevk alamadı. Hesabı ödediği sırada annesinin bugün acaba ne pişirdiğini düşündü. Eve gitmek için çok güzel bir sebepti anne yemeği. Lokantadan çıkarken kötü yemeğin karşılığı olarak “iyi günler” bile demedi, değmezdi. Elleri cebinde sokaklarda dolanırken Agop’a rastladı. “Ne zamandır görünmüyorsun!” dedi Zikrullah. Agop sorgulanıyormuş gibi hissedince garip bir ses tonuyla “Evet öyle oldu, çalışmaktan pek zamanım kalmıyor eskisi gibi. Anlat Ziko, nasılsın?” dedi. Zikrullah Agop’un sorusunu kısa cevapladı ve Aleksi’yi sordu. Agop sanki Zikrullah biliyormuş gibi “Bilmiyor musun?” diyerek anlatmaya başladı. Aleksi bir ay önce ailesiyle beraber Amerika’ya göç etmiş, gittiğinden beri de hiç Agop’a yazmamış. Gitmesinin sebebi akrabalarıymış orada işler yolundaymış ve yaşam buraya nazaran çok daha iyiymiş. Agop da ailesini ikna ederse Amerika’ya gitmek istiyormuş. Zikrullah bu konuşmaların ardından pek de umursamadığı Amerika’yı düşündü hatta ileri giderek bu akşam eve gittiğinde ailesini Amerika’ya taşınmak için ikna etmeye bile çalışacaktı. Fakat kısa bir süre sonra vazgeçti, diyeceklerinin bir geri dönüşü olmayacağı açıktı. Zikrullah ve Agop konuşarak yürüyorlardı. Kadınlardan, Amerika’dan, İstanbul’dan bahsettiler. Agop evlenmek istediği kızın mezhebinden dolayı ailesiyle kavga ettiğinden bahsederken Zikrullah da bu yaşa gelip neden evlenmeyi hiç mi hiç düşünmediği düşünüyordu. Ara sıra Fransız askerlerinin koşturmacası arasında yürürlerken Zikrullah, Agop’un sesinden çok postal seslerini duyuyordu. Agop’un anlattıklarına ilgisini kaybederken sanki ilk kez asker görüyormuş gibi koşan Frenk askerlerine bakındı ve hepsinin birer Napolyonmuş edasında koştuklarını düşünerek içten içe güldü. Napolyon taklidi yapan Mağripli askerler olacak iş değildi doğrusu. Zikrullah Agop’un Karaköy’deki dükkanına gelmeden konuyu değiştirip nüktedanlık yapmak istedi. “Yahu, Agop hiç Mağripliden Napolyon olur mu? Bir kere kumaşında olmalı insanın Frenklik. Baksana şu askerlere hepsi güya Fransız.” Agop nezaketen gülümsedi ancak içinden sinsice laf dokundurası da yok değildi Zikrullah’a. “Konstantinopolis’i alan Fatih Sultan Mehmet gibi bir eda var daha doğrusu o Fransız askerlerde bence.” dedi Agop. Zikrullah bunun üzerine kahkahayı bastı. Biraz daha yürüdükten sonra Agop’un Karaköy’deki dükkanına geldiler. Zikrullah’ı içeri davet etti ve kahve ikram etti. Kahve içtikleri sırada Zikrullah’ın çok yüzeysel bildiği Napolyon’u anlatmaya başladı. Zikrullah sıkılmaya başlamıştı ve zamanı bahane edip Agop’a kahve ve sohbet için teşekkür ederek dükkandan ayrıldı. Pera’yı ve tarihi yarımadayı ayıran Galata Köprüsü’ne geldiğinde dirseklerini korkuluğa dayayıp geçenlerde Agop ve Aleksi ile alem yaptıkları sandalların oraya doğru bakındı. Orada daha önce olmayan bir denizaltının tüm heybetiyle sulara mıhlandığını gördü. Deniz hiç olmadığı kadar durgundu, sönük mavi yüzeyine yerleşmiş onlarca geminin dumanları gökyüzünü kapsıyordu. Üsküdar ve Kız Kulesi bu duman yığınları arasında ara ara yok oluyor rüzgar dumanları dağıtınca da beliriyorlardı. Bu denizaltı birkaç gündür duyduğu Britanya canavarı olabilirdi yanındaki adama dönüp denizaltıyı sordu. Geminin ismi ise M1 imiş ve burada İstanbul’un güvenliği için bulunuyormuş. Zikrullah ilk defa böyle bir şey görüyordu haliyle ve bu kadar büyük olabileceğini düşünememişti. Durgun sulara mıhlanmış dumanı tütmeyen denizaltının buram buram demir koktuğunu hissetti. Köprüden inerek yakından bakmak için kıyıya doğru yürüdü. İngiliz askerlerinin izin verdiği yere kadar gidebildi.  Denizaltına bakarken kendisini bu geminin kaptanı olarak hayal etmeye başladı. Eğer gemi onun olsaydı bütün dünyayı gezerdi ve tüm limanlara uğrardı. Aslında bu gemi olmasa da olurdu her hangi bir tekne ve ya trende pek ala iş görürdü. Bu düşüncelerin ardıdan bir faytona atlayıp evine gitti. Gökyüzü kızıllığını karanlığa bırakmış sokaklar ise yasemin kokuyordu. Pera’nın aksine Fatih daha temizdi ancak sessiz olması Zikrullah’ın en hoşlanmadığı durumdu. Yaşamakla ölmek arasında bir yerlerde sessizce ‘yaşayan’ Fatihliler bugün acaba ne yaptılar diye düşünürken fesini çıkardı ve kapıyı tıklattı. Annesi bir kaç dakika sonra kapıyı açınca da  büyük bir aceleyle yemek durumunu sordu ve doğruca masaya geçti. Mercimek çorbasının üzerinde tüten duman Zikrullah’ın yüzüne dokunuyordu. Çorbanın ardından pilav ve kuzu incik yedi. Laf arasında bugün yediği balıktan bahsedince annesinin yüzü düştü. Tüm aile güzel bir yemek yemenin verdiği mutlulukla oturma odasında koltuklara kuruldular. Zikrullah ayıp olmasın diye biraz oturup kalkacaktı. Hep aynı akşamlardan bir farkı olmadığını hissedince tam kalkacaktı ki babası Zikrullah’la muhabbet etmediklerinden yakındı. Zikrullah odasına gidip uyumak yerine elbette oturup beybabasıyla muhabbet etmek zorundaydı. Yemek sonrası keyif kahvesini beklerlerken Besim Bey  ilk defa girizgah olarak Zikrullah’ın bir baltaya sap olamayışından değil ülkenin durumundan bahsetmeye başladı. Ülkenin durumunu dinlemek de pek matah bir şey olmasa bile en azından utanmıyordu babasına karşı. O kadar alıngandı ki sanki babası ülkenin durumunu Zikrullah’ın umursamazlığına bağlıyordu ve Zikrullah tüm bu muhabbetleri büyük bir savunma mekanizmasıyla dinliyordu. Annesi ve Mahmure odaya geldiler. Kız kardeşi tepsideki kahveleri dağıttıktan sonra solmuş koltuğun birine annesinin yanına kuruldu. Babası M1 denizaltısından bahsederken annesi söze karıştı. Büyük bir vaveyla kopararak İngilizlerden yakınmaya başladı. Yan konakta oturan Hafize Hanım’ın oğlunu nezarete atmışlar ve görüşmelerine bile izin vermiyorlarmış. Bu olayları dinlerken Hafize Hanım’ın oğlundan ziyade annesinin siyaset konuşması  Zikrullah’ı büyük bir şoka uğrattı. Annesi normalde yemek yapmak ve evi temizlemekten ibaret birisiydi. Böyle konularla ilgilenmeye başlamışsa bu işte bir bit yeniği vardı. Hayır, aslında yoktu. Böyle düşünmesinin sebebi gerçekten Zikrullah’ın iğne ucu kadar bile siyasetle alakasının olmamasıydı. Bunu kendisi de zaten söyler dururdu. Ona göre dünya siyasete bulaşacak ve bunun üzerine düşünecek kadar uzun değildi. En iyisi keyfini çıkarmaktı. Annesinin de arasıra söylediği gibi Zikrullah, kendisinin ‘ehlikeyf ve düşkün’ olması hususunda bir beis görmüyordu.  Babası kahvesinin son yudumunu aldıktan sonra Lloyd George diye birinden bahsetmeye başladı. Zikrullah babasının Lloyd George denen adamı nereden tanıyor olabileceğini düşündü. Lloyd George, denizaltı, Anadolu, Vahdettin, mütareke tüm bu sözler birer birer tekrara düşüyordu ve konu gittikçe Zikrullah’ı bayıyordu. Besim Efendi konuştukça Zikrullah konudan peyderpey uzaklaşıyordu ve Galata’da gördüğü M1 denizaltısıyla beraber babasının gözlerinin maviliğinden uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkıp hayalindeki dünyayı dolaşıyordu. Çanakkele’yi geçtikten sonra bütün Akdeniz limanlarına uğruyordu. Kadınlar, kafeler, kadınlar… Sonra Cebelitarık’ı geçip Amerikaya gidiyordu. Aleksi’nin yanında işe başlayabilirdi. Amerika’da güzel bir hayatı olabilirdi. Bir kez Fransa’ya gidebilmişti neden yine yurtdışına çıkamasındı ki? Zikrullah iç dünyasına girdikçe oturma odasından fiziken değil fakat ruhen uzaklaşıyordu. İlk önce sesleri duymamaya başladı sonra babasının yüzü kayboldu; kardeşi ve annesi de oturdukları koltuklarla beraber Zikrullah’ın yolculuğunda yok oldular. Zikrullah arasıra muhabbete odaklanmaya çalışıyordu ancak tekrar bu süreci yaşayıp ruhen uzaklaşması zor olmuyordu. O oturma odası ve Zikrullah’ın sıkıcı bulduğu o muhabbet, işgal altındaki İstanbul Sodom ve Gomore gibiydi. Geri dönüp muhabbete dahil olmak işten bile değildi.